Son Yazılar »

Ey Dost… Gönlünün derinliklerinden bir haykırış, yırtarak boğazını da, düğümleniverirse dilinin ucunda, bîçare ağlarsın değil mi?

    Ve ey dost… Soruların cevaplara, insanınsa ölene kadar yaşamaya mahkum olduğu bu fânî mekanda, her çırpınışta biraz daha batağa saplandığını farkettikçe, çağlar gözlerin şelale misali, akar ötelere doğru değil mi?

    Hayatı bir matematik problemi bilip, çözme gayretindeki kifayetsizliğin verdiği ızdırabla, sînen paramparça bir halde kapanıp seccadenin şefkatli yumuşaklığına ” Medet.. Himmet.. İmdat ” der ve içli içli haykırırsın o nurlu huzura doğru değil mi?

   Ey benim dertli kardeşim, bîçare dostum..

Bil ki, seni yaratan, seni, senden bile bilemeyeceğin kadar iyi bilir ve Hazreti Kur’an’da da sana seni bildirir.

    ” Dost arar isen, Hazreti Allah yeter. ” lafzının ince ve derin idrakında, terket dünyevî telaşlarını, buhranlarını, arzularını.. O’nu tanı.. O’nunla ol… O’nun bildirdiğini yaşa; O sana kâfîdir.

    O Ehad ki, mekanı yoktur, lâkin mü’min kulunun kalbinde ulvî ve muazzam sırlı bir tecelligah kurmuştur Kendi’ne…

    Fikir, sözle nasıl arkadaş ise, sen de kalbine arkadaş et dimağını… Melûl ve zelîl duygularından tiksinti ile yüz çevirip, o tecelligâhın ahenkli ve tatlı sesine kulak ver… İçinle dinle, içlice dinle… can kuşunu dinle… Aldanmazsın, anlarsın… Bil ki, en kadîm dostun, seni, gerçek sana sağırandır senin….

    Ey avlanmaya tâlib, keklik misali, Hakk yolunun Hakkan aşığı…

Haysiyet ve şerefin mikyasının sahte mihenklerle değiştirilmeye çalışıldığı şu anımızda bize, bizden daha yakının şiddet ve şefkatle, tavsiye ve hatta emr buyurduğu muazzez ve muazzam bir ölçü anlayışına kucak aç… Şeref bul, safâ bul…

    Bil ki, bu yüce mananın kalplere hakimiyetinin yegane yolu

” tüm huzuru engelleyen beşerî sıfat ve gayretlerden sıyrılmaktan ” geçer….

    Bu iş tek başına, yapayalnız zordur, olmaz. Ara bul erbabını… Gönül tabibini… Aşk otağının mihmandârını… ruh kafesinin anahtarını kaybeden sen, çilingire muhtaçsın. En ednâ bir bilgisayarı dahi alırken seksen kişiye danışmadan almazken, ukbânın sırlarına talib olduğunu söylerken, nasıl olurda bu yolun yolcularının refikliğinden kendini müstağnî kılarsın…. İki kıyıyı birbirine bağlayan köprüye rağmen, suya atlayanlar ya boğulurlar ya da sırılsıklam bir halde kıyıya vardıklarında, yorgunluktan bîtab düşerek ötelere varmaya mecal bulamazlar… Gel köprüye, bin dalgaların ancak kavî ayaklarına ulaştığı, hiç bir zarar veremediği kurtuluş bineğine, havalan zeminden ötelere, taa ötelere, daha ötelere… Buraların kokusu senin burnunu yakmış, ötenin kokusunu hissetmez olmuşsun, ciğerini sarmış, dimağını halkalamış, görmüyorsun görmemeni, bilmiyorsun bilmediğini…

vayyy benim dertli dostum vayyy….

    Üstün şuur ve ihlas sahiblerinin – ki onlar eren sıfatını layıkıyla hazmedebilmiş, edeb ve lütûftan alabildiğine nasiblenmiş, İlâhî gaye için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Ashâbının yoluyla yol gösterenlerdir- tasarrufâtında, onların bildirdiklerince amel et ve aman ha, sabit kal orada… zira istikametin samimiyetincedir; bu sünnetullahtır bu alemde….

Samimiyetinse muhabbetinin eseridir….

    Ey hayâlî gözümün nûru kardeşim, merhabâ sana…

” Dert ne keder bana, bilmem daha nimet.” deyicilerin sırlarına taliblik iddiasındaki sen, bil ki yol başlangıcı zahmetlidir, narîn ve cılız bünyen o taşlı patikada yıpranır, harab olduğunu zannedersin kendince… ama ayağına batan her bir diken bir günahına kefarettir itikadıyla yılma, daima istikamet üzere rehberinin nezaretinde, ondan güç alarak ve hatta yolun dar ve karanlıklarında, onun kucağında, istikamet üzere takip et yolu ve ötelerin ötesini şiddetli bir arzuyla temenni et.. Sebatın ve sabrın, sabahının doğmasına vesile olacaktır inşaAllah…

    Kederin neş’en olsun, ferahlatsın içini, artırsın sevgini… Zira bil ki; Mü’mine uğrayan her belâ onu ancak olgunlaştırır ve imanını kavî kılar; haricinde bir şey değildir ki belâ ondan sitem edesin… “Kadere inanan kederden emin olur.” Kaderin dert pervanesinden çıkan yakıcı elem, içindeki alevle akl-ı selîm bir halde birleşirse sana âb olur, ferahlık verir, serinlersin; aksi halde birleşme olmazsa için de dışında yanar, harab olursun….

    Ey sabır ve metanet ehli olmaya azimli, ferâset iştiyaklı kardeşim…

Bırak bırak ki, menfaatperestlerin dünyasını, Hakkperest aşıkların tevhid eğlencesine ortak olasın. Yık ki tabularını, tabutundan çıkasın ve seyreylesin arz-ı endamıyla o koskoca kainatı… İşte o zaman görürsün bir üçüncü gözle O’nu, O’ndan bir hediye ile sırrın sırrında ve hatta fevkinde fenâdan da fenâ ve daha fenâ  bir hal ile…

    Bunca lafın hülasası… Ey Mevlana’ca ağlayan, Yunus’ça söyleyen, Gazâlî’ce arayan, Rabbanî’ce zikreden, Akşemseddîn’ce gören, Yavuz’ca kükreyen, Bedîuzzaman’ca çırpınan, Necib Fâzıl’ca düşünen neslin perişan gönüllü dertli evladı… Bil ki, en büyük saadet bilfiil namazıyla, orucuyla, zekatıyla, haccıyla ve hepsini sarıveren İ’lâu Kelimetillahi Hiyel’ulyâ davası ile bu dîn-i mübîni fiilen yaşamaktır. Sana müjdemiz olsun, büyüklerimizin ağzından: ” Kim bu devirde beş vakit namazını tadîl-i erkana riayet etmek suretiyle kılar ve haramlardan sakınırsa, işte o kimse Veliyyullah’tır. “

Gel dostun bahçesine, gönül hoşluğu ile, can ızdırabının nihayeti için, nebâtat ve hayvânatın yaptığını sen sana hediye idrakınla şuurla, yürekle, azimle, candan yap… Zikret… O zikirde de fikret… İnşaAllah bu varacağın hal üzere seni sen yapmağa ve hatta seni aşmağa yetecek bir sırr-ı latîf’e kavuşacaksın.

Amma Teslimiyet, Muhabbet ve İhlas şartı ile…

     Safâ istiyoruz ey Gönül Avcısı, Safâna talibiz Gönül Işığı, Safâna geldik Efendimiz….

Sizi umdum, açtım kalbimi derinliğinize,

Size geldim, daldım alevden serinliğinize,

Muhîb oldum, cânım bildim, içten gördüm efendim;

Sevedurdum, safâ buldum, aşkı ördüm, ser verdim…

  Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Photobucket 

SÜNNET NEDİR ?

SÜNNETE UYMANIN ÖNEMİ

Image and video hosting by TinyPic 

Kelime anlamı, izlenen tutum, tavır ve yol demektir.

Tek başına “Peygamberlerin sünneti” dendiği zaman,

 Peygamberin takındığı tavır

ve hayat biçimi, yani tümüyle İslâm anlaşılır.

Farz ve vacip olmayan anlamında kullanıldığı zaman;

Allah’ın ya da Elçisinin emri olmakla beraber,

 kesinkes istenmediğini gösteren başka deliller

bulunan, yada Peygamberimizin zaman zaman

terk ettiği halde, çoğunlukla yaptığı ibadet

ve davranışları demektir. Peygamberimizin

çoğu zaman yaptıkları ve farz olmadığını bildirdiği

 halde, ısrarla yapılmasını istedikleri şeyler, kuvvetli, yani “müekkede”sünnet, çoğu zaman terk ettikleri ise,

 az kuvvetli, yani “gayr-i müekkede” sünnet olur.

Meselâ, misvakla ağız temizliği, namazları cemaatle kılma,

 sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri

kuvvetli sünnetlerdir.

İkindi ve yatsı namazlarının sünnetleri ise

 az kuvvetli sünnetlerdir.

Sünnetleri yapan, fazlalık sevap kazanır

ve Kıyamet gününde Peygamberimizin

şefaatine daha büyük ihtimalle kavuşur.

Özürsüz terk edenler ise günahkâr olmasalar bile,

 asık bir çehreyle karşılanırlar.

Sünnetler 3 grupta toplanırlar.

 

Image and video hosting by TinyPic

1- KAVLİ SÜNNET

Sünnet, Allah Resûlü’nün (sav) mübarek sözleridir;

yani sünnetin bir bölümünü O’nun nurlu sözleri teşkil eder ki,

 bunlar, Kur’ân’da yer almayan, fakat bütün fukahâca

fıkıh kitaplarına alınıp, pek çok hükme esas kabul edilen

O’na ait nurefşan beyanlardır ki,

 misal olarak şunları zikredebiliriz:

A. Efendimiz (sav), “Varise vasiyet yoktur.” buyururlar.

Yani, miras bırakan kimse, kendisine vâris olacak

 biri için mirasından vasiyette bulunamaz.

B. Yine, usûl-i fıkıhta yer alan bir başka mübarek

sözlerindeEfendimiz (sav),

 

 “Zarar verme ve zarara zararla mukabele etme yoktur.”

 

buyurmuşlardır. Yani, kimseye zarar verilemeyeceği gibi

 birine zarar veren kişiye de zararla mukabele edilemez.

 C. Allah Resûlü’nün bir diğer mübarek sözlerinde ise

şöyle buyurulmaktadır:

 

“Yağmurların ve akarsuların suladığı arazide

öşür (onda bir), hayvanlar ile sulanan arazide

öşrün yarısı (yirmide bir) zekât vardır.”

D. “Deniz suyuyla abdest alabilir miyim?”

diye soran bir sahâbîsine Allah Resûlü,

dünya kadar fetvalara esas teşkil edecek şu mübarek sözüyle

karşılık verir:

“Onun suyu temiz, ölüsü de helâldir.”

   Image and video hosting by TinyPic 

 

2-FİİLİ SÜNNET

Rasûl-i Ekrem’in (sav) davranışları ve hareketleriyle

ortaya koyduğu sünnetdir ki, bunlarla konulan hükümler,

 Kur’ân’da sarihen zikredilmemiştir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de

namaz emredilmiş olduğu ve bazı yerlerinde

“rükû edin, secde edin” gibi emirler bulunduğu;

hattâ umumi bazı vakitler zikredildiği hâlde,

kesin olarak hangi vakitlerde ve kaç defa namaz kılınacağı,

 namazın nasıl eda edileceği, onun farzları, vacipleri

ve nelerin namazı bozduğu açıklanmamıştır.

Bütün bu hususlarda, sünneti nazara veren

Efendimiz (sav):

“Beni, nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın.”

buyurarak, sünnetin husûsî teşrî’ine işaret etmişlerdir.

 Yine, menâsik-i hacc mevzuunda da Efendimiz,

Haccın menasikini benden alın.”

“Haccın menasikini benden alın.” buyurmuşlardır.

  Image and video hosting by TinyPic

3-TAKRİRİ  SÜNNET

Resûlullah (sav), ashâbında gördüğü bazı hoşuna gitmeyen

 davranışları usûlünce tenkid buyururlardı.

Meselâ minbere çıkar ve isim tasrih etmeden,

“Cemaate ne oluyor ki, falan şöyle yapıyor?!”

diye ikaz ve tembihte bulunurlardı.

Bu arada, bazen de gördüğü davranışları

menetmez ve sükûtuyla onları tasvip buyururlardı ki,

bu da sünnetin takrirî kısmını teşkil etmektedir.

Hadîs ve fıkıh kitaplarında bu kısmın misalleri de çoktur.

       Image and video hosting by TinyPic 

KURAN DA SÜNNETE UYMA İLE

İLGİLİ AYETLER

 

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ

 وَلِذِي الْقُرْبَى

وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ

 لَا يَكُون 

َ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُول

ُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّه

َ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 

7. Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine

verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler,

yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar,

içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz.

 Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa

 ondan da sakının. Allah’tan korkun.

Çünkü Allah’ın azabı çetindir.(Haşr 59/7)

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ

 كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

 

21. Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve

ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı

çok zikredenler için güzel bir örnektir.(Ahzab 33/21)

 

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا

 عَنْهُ وَأَنْتُمْ تَسْمَعُونَ

 

20. Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin,

işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.( Enfal8/20)

 

وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُوْلَئِكَ رَفِيقًا

ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنْ اللَّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ عَلِيمًا

 

69. Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar,

Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler,

 sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir.

 Bunlar ne güzel arkadaştır!( Nisa/69)

Image and video hosting by TinyPic

SÜNNETİN

SÜNNETE SARILMAYI EMRETMESİ

Hidayet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan

 Hz. Peygamber’in (sav), Allah’ın yoluna çağırıcı niteliğiyle

 kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir.

 Hz. Peygamber (sav), Sünnete sarılmayı,

Vedâ Hutbesi’nde ümmetine vasiyeti olarak

açıkça ilân etmiştir. “Size, kendilerine sarıldığınız takdirde

ebediyen sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah’ın Kitab’ı

ve Nebî’sinin sünneti. Bunlar (Kitap ve Sünnet), havzda

(Kevser Havzı’nda) bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.”

 Hz. Peygamber (sav) yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra

 sünnetine i’tisâmı tavsiye etmiştir. O (sav),

 “Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan

bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak

helâk olanlar, o dinden sapanlar olur. Sizden kim yaşarsa

birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız

sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan râşid halifelerin

 sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız.”

 buyurmuştur.

Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda

“kendisinin ve ashâbının yoluna uyanlar”ın kurtulan grup

olacağını belirten Hz. Peygamber (sav) her devirde ve

 her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda-

sünnnete i’tisâmın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

 “Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir.

Kim beni severse, Cennet’te benimle beraberdir.”

 hadîsinde ise Peygamber Efendimiz (sav), hem sünneti yaşatma

 emri vermiş, hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle ilişkilendirmiştir.

Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri)

 severse, sünnetimi yol edinsin.” hadîsi de aynı doğrultudadır.

O (sav), kendisine duyulan sevginin de

 imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir.

Allah’a andolsun ki, hiç biriniz beni babasından

 ve evlâdından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe

(gerçek mânâda) iman etmiş olamaz.”

hadîsi bunu açıkça ortaya koyar.

Hz. Peygamber’in (sav) “Dikkat edin!

Bana Kitap ve onun misli verildi. Dikkat edin!

 Bana Kuran ve onun misli verildi.” hâdisi sünnetin

 önemine ve konumuna, kaynak göstererek dikkat çekmektedir.

O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra

 “Dikkat edin! Allah’ın Resulü’nün haram kıldığı,

 Allah’ın haram kıldığı gibidir.” buyurmuştur.

“Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde

 sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak

‘biz, onu bunu bilmeyiz. Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak

 ona uyarız, o kadar” derken bulmayayım.”

Hz. Peygamber (sav), böylece sünnetin,

 dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri

teşhir etmiş, sünnet inkârı ve sünnetsiz

 İslâm arayışlarının olacağını haber vererek

ümmetini uyarmış, İslâm Dini’nde sadece Kuran’la

yetinmeyi tasvip etmemiştir. Hz. Peygamber’in (sav)

bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların

Kuran’a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir.

Konunun önemi, hâdisin başka rivayetlerine de

yer vermeyi gerekli kılmaktadır.

Netice olarak Peygamber Efendimiz’in (sav),

kendi sünneti ile ilgili bu hadîsler,

sünnet olmadan İslâm Dini’ni yaşamanın

mümkün olmadığının ifadesidir.

 Dinimizin iki kaynağı vardır.

1-) Kur’ân-ı Kerim

2-) Peygamberimizin (sav) sünneti.

Sadece Kur’ân ile dinin gereklerini

yerine getirmek mümkün değildir. Kur’ân’ın hayata geçirilişi,

yaşanışı Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir.

Resûlullah’ın (sav),

bir Müslüman olarak nasıl yaşadığını

gözardı ederek Müslümanca yaşamak

mümkün değildir. Peygamber (sav), dini yaşarken

şüphesiz bu hayat tarzını kendi kendine uydurmamıştır.

Zaten bir peygamberin,

Allah Teâlâ’nın tasdikinden geçmeden

din adına bir söz söylemesi,

bir icraatta bulunması imkânsızdır.

 Image and video hosting by TinyPic

SÜNNETTEN YÜZ ÇEVİRMEYİN

” Ey Osman! Sünnetimden yüz çevirme.

Sünnetimden yüz çeviren

tövbe etmeden ölür ve melekler onun yüzünü

kıyamet günü havuzumdan başka yöne çevirirler.”

Havz: Bir aylık bir mesafededir.

 Suyu sütten daha beyaz, kokusu misk ü amberden daha güzel,

 tadı baldan daha tatlı, tasları semadaki yıldızılar gibi,

ondan bir defa içen daha ebediyen susamaz,

 bazıları Hz. Ebu bekrin elinden, bazıları Hz. Ömer’in elinden,

bazıları Hz. Osman’ın elinden, bazıları Hz. Âlinin elinden,

 bazıları da Efendimizin mübarek ellerinden sulanacaklar.

Bazıları da bardağı ağzında görecek ama

o bardağı tutan eli göremeyecek, ‘beni sulayan da kim?’

diyecek. Ona cevap olarak da:

(İnsan, 21-22 Ayet

 

       Elbiseleri ince veya kalın yeşil renkli ipeklerden, atlaslardandır.

       Gümüş bilezikler takınırlar.Onların Rabbi, kendilerine    

   tertemiz bir içki ikram edip şöyle demiştir:”İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır. Gayretleriniz makbul oldu.” )

 Buyurulacak

 

  Image and video hosting by TinyPic  

 

Photobucket 

 

İŞTE KARDEŞLERİM HAKİKİ YAŞAM BU OLMALI..

O NE DER , BU NE DER? DEĞİL

ALLAH BİZDEN NASIL MEMNUN OLUR?

DİYE BAKMALIYIZ..

SÜNNETLERE SIMSIKI YAPIŞALIM..

BUNDAN SONRA DA BIRAKMAYALIM..

ALLAH CÜMLENİZDEN RAZI OLSUN.

Photobucket

 

Image and video hosting by TinyPic 

Photobucket

zeynep’s special execution

 

 

 

 

 

 

 

Cenab-ı Hak, insanı güzel isimlerine ayna yapmıştır. Bize düşen görev o aynayı Hakk’ın yolunda silmek, pak etmektir. Çünkü ayna kirli ise karşısındaki en güzel sureti bile puslu gösterir.

Acaba hiç düşündük mü evlilik hayatımızda O’nun (cc) hangi ismine ayna oluyoruz?
Evet, eşinizi sevin, hem de çok sevin ki, “Vedud” ismi, tecelli etsin üzerinizde.
Onun acılarını yüreğinizde hissedin, dertlerini dert bilin. Ne kadar şefkatli ve merhametli olursanız Cenab-ı Hakk’ın “Rahman” ve “Rahim” isimlerine o kadar çok ayna olursunuz.
Eşiniz, hoşunuza gitmeyen bir davranışta bulunduğunda günlerce ona karşı kin tutmayıp, her fırsatta yüzüne vurmayarak affedin ki, “Gaffar” ve “Gafur” ismi,
İşlediği kusur ve hatalarını başkalarına şikâyet ederek anlatmak yerine örtün ki, “Settar” ismi,
Gücünüz nispetinde cömert davranıp, paraları bankada tutup eşinizi tek kuruşa hasret bırakmayın ki, “Cevvad” ismi,
Eşinizin hak ve hukukunu koruyup, gözetin ki, “Müheymin” ismi ayna olsun.
Fedakâr olun. Bununsa karşılığını eşinizden ziyade Allah’tan bekleyin. Ona lütuflarda bulunun ki, “Latif” ve “Vehhab” ismi,
Onun mutlu olmasına engel olmak yerine mutluluk yollarını açın ki, “Fettah” ismi ayna olsun.
Kulağınızı şikâyetlerine tıkamayın. “Bana ne o senin problemin” diyerek sıkıntılarından kaçmayın. Sözlerini işitin, şikâyetlerini duyun, isteklerini yerine getirin ki, “Semi” ismi,
Çaresizliğini görmemezlikten gelmeyin. Sevinçlerini, kederlerini ve ihtiyaçlarını görün ki, “Basir” ismi,
“Benim sıkıntım benim başımdan aşıyor. Bir de senin sıkıntılarınla mı uğraşayım?” demeyip, onun sıkıntılarından haberdar olun ki, “Habir” ismi,
Olumsuz bir davranışı karşısında hemen “Sen zaten hep böyle yanlış yaparsın.” diyerek yargılamakta acele etmeyin yumuşak davnanın ki, “Halim” ismi,
İstemeden hep verici olun ki, “Kerim” ismi,
Sorularını cevaplayın, ihtiyaçlarını yerine getirin ki, “Mucib” ismi,
Yapamadığı ve size başvurduğu işlerini yapın ki, “Vekil” ismi ayna olsun.
İşten gelir gelmez TV’nin karşısına geçip oturmayın. Kafanızı gazeteye gömmeyin. Eşinizle candan dost ve arkadaş olun ki, “Veliyy” ve “Enis” ismi,
Eşinizin bir gömleğinizi ütülemesinden, sevdiğiniz bir yemeği yapmasına kadar “Aman canım bu senin görevin. Zaten yapmak zorundasın.” demek yerine yaptığı iyilikleri takdir edip teşekkür edin ki, “Hamid” ismi ayna olsun.

BİR GÜN Rabbimizin yarattığı eşsiz güzellikteki bir gün batımına yelken açsak beraber. Dualarımızı yelkenlerimizi şişiren rüzgârlar gibi görsek. Yüzümüzü okşayan tatlı bir akşam esintisine amors durup, martıların kurşuni parıltılarını seyretsek sessizce..

Zaman, bereketi yaren edinse kendine ve en azından böylesine güzel anlara özel, daha bir ağırdan akıp gitse o gün yörüngesinde.. Hayal bu ya. Dualarımızın sürüklediği gemi, özgür bir ülkenin rüya limanına ulaştırsa bizleri.. Rüyaların,hayallerin ve düşlerin gerçek olduğu bir mekana..

Suyu başka güzel, havası başka güzel, denizi başka özel bir coğrafyada demir atsak yeniden hayata. Belki varılması gereken “üç deniz ötesi” bir mesafe var hayallerimiz ile aramızda. Yeni ufuklar, yeni hayaller kim bilir hangi mekanda, hangi sırlarda?

Kim bilir?belki de ,ulaşılmazların hepsi sadece bir adımın sonrasında. Küçük bir cesaret, ufak bir hamle ve ötesinde Kaf Dağı’nın arkasındaki sonsuz güzellikler karşılayacak belki de bizleri.. Üç deniz ötesi bir memleket diyorum. İnsanları ahlaklı, eğitimli ve edebli ve hepsinden önemlisi imanlı.

İnsanı kamile çıkan merdivenlerin giriş kapısının açılış şifresi iman. İman olmadan, yükseliş yok, iman olmadan açılan kapılar yok, iman olmadan denizleri, kaf dağlarını aşmalar, kavuşmalar yok! İşte vardığımız memleket imanlı insanların memleketi.. duyduğumuz sesler hep güzel, işittiğimiz sesler hep ümit var.. Kavgasız, gürültüsüz ve en önemlisi hasetsiz, yalansız! Dürüstçe bir yaşam.. Adaletle, huzurla…

Zamana ve zamanın içindekilere inat çıkalım bu yolculuğa seninle. Bir yelkenliye binip, hayat denizinin zorluklarına rağmen, zamanımızdaki dünyanın karmaşasına rağmen, sürekli her şeyin nefse hitabına rağmen, cesaret gerektiren bir yolculuğa çıkalım hep beraber… Var mısın?!!

Var mısın bugünden tezi yok kendine evrensel ahlak ilkelerini rehber edinmeye. Var mısın her güne bir hadisin rehberliğinde başlamaya ve o gün kutup yıldızın olan o hadise uygun bir ameli nefsine zor gelse dahi uygulamaya?! Tatlı bir bahar yolculuğu bu aslında.. hani şu çiçeklerin baş döndüren kokularıyla arzı endam ettikleri. Telaşlı bahar kelebeklerinin oradan oraya uçuştukları zaman dilimlerine milat eden yolculuklar misali..

Bahar geldi memleketime. Baharlar gelsin yüreklerimize ve nefislerimize.. kışın üşümekten çekinenlerin dahi güneş altında üşümekten keyif aldıkları zaman dilimleri şimdi. Herkesin sanki sabah mamurluğunu attığı, silkinip ayıldığı vakitlerdeyiz.. tazecik tüm kainat, tazecik tüm zerreler. Aynen öylede, tazelenmeli insan.. tatlı bir bahar rüzgarını, yelkenlerini şişiren dua rüzgarları bilip daha bir cesurca değinmeli meselelere. Daha yürekten kuşatabilmeli kainatı. Hayat denizinde daha fazla sorumluluk alabilmeli. Yılmamalı, pes etmemeli..

Başları secdeyle buluşturmanın vakti şimdi. Toprağa iyice yapışıp, ne dediğini duymaya çalışmanın tam zamanı. Ayakkabılardan feragat etmenin, nefsin zincirlerini kırmanın ve doğaya koşmanın zamanı..

Bir gün Rabbimizin yarattığı eşsiz güzellikteki bir gün batımına yelken açsak beraber. Dualarımızı yelkenlerimizi şişiren rüzgarlar gibi görsek. Yüzümüzü okşayan tatlı bir akşam esintisine amors durup, martıların kurşuni parıltılarını seyretsek sessizce.. bekaya açılsa yolculuğumuz.. o gün bugün olsa hatta daha fazla bekletmeden zamanı ve kainatı, inebilsek özümüze..

Kavuşabilsek mayamız olan toprağa ve Yaradan’ın davetine.. Var mısın? yakamozların deniz üzerinde bin bir ışık oyununu sergilemesinde tefekkür edelim… Sonra hakiki bir secde-i rahman ile, sanki toprakla kucaklaşıyormuş gibi başlarımızı secdeyle taçlandıralım. Noktada başlayıp noktada bitecek olan şu kısa hayat çizgisinde bizi biz eden ve edecek olan namazı dosdoğru kılanlardan olalım..

Bugün Rabbimizin yarattığı eşsiz güzellikteki bir secdeye icabet etsek… Sonra alınan ilk bilet misali bu keyifli yolculuğun ve bizdeki tezahürlerinin farkına varsak.. Bir cesaret, bir niyet ile başlayacağımız bu eşsiz yolculukla bekaya aç olan nefsi tatmin edebilsek…

Bekaya yelken açmanın diğer adı gibi namaz…

 

AFFETMEK

 

SON ZAMANLARDA Kutsi nebinin şu sözü ne kadar da kulaklarımda çınlıyor. “Lâ tağdab/ Öfkelenme!). Fesahatine hayran kalarak zikrediyorum bu hadisi. Aczimi itiraf ediyorum, kusurumu biliyorum. Ben çok çabuk öfkeleniyorum. Ama neyse ki çok çabuk da affediyorum. Varlığımın hakikatine vararak kendimi affediyorum. Önce kendimle savaşıma son veriyorum. Öfkelenebileceğimi kabullenmekle işe başlıyorum. “Öfkelenmek beşeri bir olaydır, fakat bilahare sakinleşmemek ve affetmemek ayıplanacak iğrenç bir harekettir” sözüne tutunuyorum.

İnsan kendine yapılan haksızlığı nasıl affedebilir? İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ında denildiği gibi, “Yanlış işlerin afv edilebilmesi için, işleyenlerce bunların suç olduğunun bilinmesi lazımdır. Bu işleri yapanların pişman olması lazımdır. Böyle olmazsa afv etmek doğru olmaz” diye mi düşünmelidir? Yoksa İmam bu sözleri kamusal suçlar, yahut başkalarına yapılan zulümler için mi söylemiştir?

Özür dilenmesini, hatanın anlaşılmasını beklemek çok yıpratıcı bir süreç. İnsan kendi duygularını bir başkasına endekslememeli. O pişman olursa affederim demek insanı ötekine bağlıyor. Fıtrat özgürlük istiyor, kimsenin kayd-u şartı ile bağlı olmamak. Affedemediğim her insanı sırtımda taşıyorum. Kalbime bir düğüm atılıyor. Küstüğüm insanlar adedince düğümler. Çektiğimde düğümleri çözüverecek, beni serbest bırakacak bir ip olmalı. Başım ağrıyor, midem bulanıyor, yoruluyorum kin tutmaktan. Bağrında kor ateşle yaşamak gibi kin tutmak. Kendi iyiliğim için o ipi çekmeliyim, affetmeliyim.

Affetmek bilgeliktir. Öncelikle bizi, incindiğimiz olayın ardındaki hikmet elini görmeye zorlar. Sonra bizi inciten insana hiç bakmak istemesek de onu iyice gözlemlemeyi, onun hakkında düşünmeyi, empati yeteneğimizi sonuna dek kullanmayı, onunla hemhal olmayı gerektirir. Her insana derinlemesine baktığımızda, içindeki insan-ı kâmil çekirdeğini görürüz. Kemalden çok uzak olsa da, onda tecelli eden güzel isimleri uzaktan uzağa sezeriz. Onda arızi olan kusurları fark ederiz. O kusurlara düştüğü anı, ardındaki sebepleri, psikolojik dinamikleri inceleriz ve onu anlarız. Ona hak vermesek de, davranışını artık kendimize izah edebiliriz. Ve insan bir şeyin bilgisine sahipse bu onu üstün kılar. Sizi ezdiğini düşündüğünüz birine karşı, size haktan gelen moral üstünlük, aslında ezilmediğinizi fark ediş, onu affetmenizi mümkün kılar. Goethe’nin veciz sözünü anımsarsınız hikmetin koynunda “Hiç kimse, affettiği zaman olduğu kadar yükselemez.”

Affetmek rahmettir. Onun, sizin hakkınızı sırtında taşımaktan kurtulması, daha çabuk ayağa kalkmasına, toparlanmasına yardım eder. Üzerindeki “Ah!”ları biraz azaltarak şefkat edersiniz ona. Hz İsa’nın “Düşmanınızı sevin” sözünü böyle anlamak gerek. Affederek ona, kendini affetme imkânı tanırsınız, Allah’ın onu affedebileceğine dair bir umut çakarsınız gözlerine. Size zulmederken kendisine neler yaptığını, hangi latifelerini öldürdüğünü, kendini nasıl karanlıklara attığını, kalbine nasıl bir bıçak sapladığını acıyarak anlarsınız. Allah’tan gelecek afv-u mağfirete ayna olmaya çalışırsınız. Affın ışığı sizde bir kere yansımaya görsün, ondan sadece karşınızdaki istifade etmez, siz de istifade edersiniz. Affetmenize bedel sizin de rahmet miktarınca kusurunuz affedilir. Rahmet sonsuzdur. Rahmetle siz de sonsuzlaşırsınız. Merhamet ederek merhamete layık olursunuz. Yanlışta olana edilebilecek en güzel duayı edersiniz “Allah ıslah etsin” diyerek. Ona ışık vermeyi başaramasanız da en azından ondaki karanlığı kendinize bulaştırmazsınız. Kötülük iyilikle savılmadığı, karanlık nurla aydınlatılmadığı, hatalar bağışlanmadığı zaman, bir virüs gibi çoğalırlar. Haşereler kabilinden günahlar lambayı açınca kaçışıverirler.

Afv uzun, siyah kadife bir elbisedir. Önce sizin ayıplarınızı örter. Sonra affedebildiğiniz ölçüde etekleri uzar. Rahmetin ve hikmetin her zerresi üzerinde bir inci tanesi olur. Kendisini giyen insana deruni bir bilgelik, tüm zamanlara, tüm sebeplere bakabilecek bir basiret, yapılan hiçbir şeyin biz izin vermezsek bize zarar veremeyeceğine dair bir özgüven, bu özgüvenle de varlıkla kucaklaşma, insaniyete ilişkin umut, yoluna devam edebilmek için şevk verir. Üzerindeki inciler eteklerinden dökülür. Döküldükçe insanlar affdan, rahmetten, hikmetten nasiplenirler. Döküldükçe yerine yeni inciler belirir. Peşinen ödüllendirilirsiniz her affettiğinizde bu incilerle. Üstelik bakarsınız bugün affettikleriniz yarın yolda size katılabilir. Çok sadık birer dost olabilir. Can çıkmadıkça hep ümit vardır. “Kalpler Allah’ın iki parmağı arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir.”

Affetmek menfaattir.

 Kazancı hikmet, rahmet ve mağfiret olan bir menfaat.

 

 

İnanan, ya da inanmaya gayret eden her insan ezelde bir var oluş imtihanı geçirdiğini hissetmekte, bilmektedir.
   Elest meclisini tanımlarken içimize gelen duygular, özündeki sırrı yitirmemiş herkese bir ürperti vermektedir.
   «Acaba evrenin bu en büyük imtihanında ben ne yaptım?» Endişesi insanın bir bakıma en haysiyetli duygusudur.
   Yüce kitabımız elest sorusunu hatırlamamızı emrediyor. Evet, bu soru «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» ilâhi sedasıdır.
   Böylesine açık bir soruya nasıl olur da «Belî (evet) Rabbimizsin» denmez ve neden o muhteşem sahne hatırlanmaz?
   İnsanın bu dünyadaki en büyük gafleti bu soruya dünya şartları içinde cevap aramasıdır. Elest meclisi zamandan önce yaşandığı için şu anda bile ilâhi suale yaklaşım sağlamak mümkündür.    Elestin zaman ötesi sırrı da budur. Aslında elest bilmecesinin özündeki sırrı bulmak gerçek imana intikaldir(geçmektir). Allah’a yakınlık ancak enfüsümüzdeki (nefs,ruh) bu sırra ermekle mümkündür.
   Her zorlukta olduğu gibi evrenin bu en çetin bilmecesinin çözümünde de anahtar kâinatın incisi Efendimizdir. Allah Elest’de:
   «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» emrini verince tüm yaratılmışlar önce şiddetli bir zevke, fakat sonra sıra ile haşyet ve paniğe kapıldılar. Ve «Evet Rabbimizsin» deme mecali(gücü) bulamadılar. Yalnız evrenin benzersiz incisi Efendimiz «Evet Rabbimizsin» diyerek evreni yok olmaktan kurtardı
   İşte biz şu anda yaşarken kendi kendimize hep şu soruyu sormalıyız:
   Elest’de ilâhi emir tecelli edince, önce büyük bir zevke kapıldığımız halde sonradan neden haşyete ve oradan da paniğe düştük?
   Ve Efendimiz nasıl bir hikmetle zevk sırrından hemen «Belî (Evet)» niyazına geçti?
   Şimdi bu soruların cevabını perde perde aşarak çözmeye çalışalım.
   Önce ilâhi emrin bize intikal tarzını bir hatırlayalım. Allah :«Beni sizin rabbiniz değil miyim (Eles tü bi Rabbiküm)» emrini verdiği zaman, bu ses, bu duygu hem evrenin tüm âfâkında, (yâni seyredi len her noktasında); hem de enfusunda, tüm varlıkların iç dünyalarının en derinlerinde duyuldu. Evrende hiç bir mekân, varlık, tek bir nokta yoktu ki; bu ses oradan yansımasın.
   Haşyetin nedeni ilâhi emrin bu muhteşem sonsuzluğudur. İşte o zaman tüm yaratılmışlar kendine has bir varlık noktası aramaya başladılar, yüzeysel bir tanımla benliğe düştüler. Madem evrenin her noktasında ilâhi kudret var «Peki ben kimim, neyim?» telâşına kapıldılar. O zaman da panik başladı.
   Yalnız Efendimiz kendine bir yer, bir benlik aramadan ve hemen, «Evet Rabbimizsin» niyazına geçiverdi.
   Dikkat ederseniz dünya hayatında benlik gafletleri pek açık bir şekilde yaşar, durur. Ne zaman Yüce Yaratanımıza karşı bir yakınlığa geçmek istersek, iyilik ve güzelliğe doğru adım atsak; içimizdeki benlik, hemen kendini hissettirir. Bir yandan mazeretler, bir yandan vesveseler, bir yandan da anlamsız gururumuzla gönlümüzde yanan ışığı söndürüveririz.
   Kendimizin beceremediği güzellikleri hayranlıkla seyrettiğimiz İslâm yüceleri için bile, aynı şaşkın tavrımızı koyarak onlardan hayat bulma sırrımızı yitiririz.
   İnsan, hatta yaratılmış her varlık kendisini seyrederken hep âfâka; dış yüze takılı kalır. Öze doğru perde perde geçerek enfüsdeki ilâhi sırrı görmekten kaçar. Hâlbuki kendi gönlüne doğru perde perde geçerek, tüm zahiri varlık ilgilerini aşıp özündeki elest sevdasını duymak sırrına sahiptir.
Dış dünyanın ilgileri, korkuları, vesveseleri onu gönlündeki sonsuzluğa gitmekten alıkoyan masal öcüleridir. Bunları aşmak elestteki paniği aşmak gibidir.
   **İşte elest bilmecesinin özündeki sır, benliği aşma becerisidir**. Dünyamızdaki tecellisi ile de aynen bu benlik hikmetini sergiler.
   Fahr-i Kâinat Efendimizin etrafındaki yüceleri düşünürseniz gerçeği hemen fark edersiniz. Onlarda benliğin izini bulmak mümkün değildir.
   Aslında iman; müminin hayatta zorlanması, hep bu çevre öcülerini yıkıp gönlündeki, özündeki ilâhi besteyi bulması için vesiledir.
   Kadere rıza gösterirken, sizi şiddetle etkileyen bir dünya hevesinden vazgeçerken, duyduğunuz ezilmeler hep bu barajın aşılması için zorunlu çabalardır. Çevrenin tüm putları yıkılıp gönül Kabesi arınınca, tavaf; gönüllerde semâ başlar. Tanımların ötesinde bu semâya varmanın tek yolu: Efendimizin yakinlerindeki bu sırrı görebilmektir.

 

Sual: Zilhicce hangi aydır, önemi nedir?
CEVAP: Kurban bayramının bulunduğu aya Zilhicce denir. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
- Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir. [İbni Mace]
- Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir. [Beyheki]
- Terviye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman Cennete girer. [Ramuz]
[Terviye, Arefe gününden bir önceki güne denir.] – Zilhiccenin ilk 9 gününde oruç tutan, her günü için, helal malından yüz köle azat etmiş veya Allah yolundaki mücahidlere yüz at vermiş veya Kâbe’ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevaba kavuşur. [R. Nasıhin]
- Bu on günün hayrından mahrum olana yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu [Arefe] günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez. [T. Gafilin]
- Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir. [Ebul Berekat]
- Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise, on bin güne eşittir. [Beyheki]
- Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugün lerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin! [Taberani] Tesbih: Sübhanallah,
Tahmid: Elhamdülillah, Tehlil: Lâ ilâhe illallah, Tekbir: Allahü ekber, demektir.
Peygamber efendimiz, Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerin, diğer aylarda yapılan amellerden daha kıymetli olduğunu bildirince, Eshab-ı kiram, – Ya Resulallah, Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir? dediklerinde, – Evet cihaddan da kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehit olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir. Buyurdu. (Buhari) Hazret-i Ebüdderda buyurdu ki:
- Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok dua ve istiğfar etmelidir! Çün kü Resulullah, – Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun. buyurdu. – - Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutanın,ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belalardan muhafaza olur, günahları affolur, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ölürken kolay can verir,kabri aydınlanır, Mizan’da sevabı ağır gelir ve Cennette yüksek derecelere kavuşur. [Şir’a]
Bu on gün içinde, bir hasta ziyaret eden, Hak teâlânın dostları olan kulların hatırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde Ehl-i sünnete uygun bir kitap okumak çok sevaptır. Din ilmini, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek kadın erkek herkese farzdır. Çocuklara öğretmek, birinci görevdir.
Her hafta saç, sakal, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnettir. İbni Âbidin hazretleri, Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri geciktirmemeli. – Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını ve tırnağını kesmesin. hadis-i şerifi, emir değildir. Bunları, kurban kesinceye kadar geciktirmek müstehaptır. – Ama daha fazla geciktirmek ve hele kırk gün uzatmak günah olur. buyurmaktadır. Kurban kesecek kimsenin, Zilhiccenin ilk gününden, kurban kesinceye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehaptır. Fakat vacip değildir.

Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevabı azalmaz.

Kuran-ı Kerim’de Fecr suresinde “Ve on geceye yemin olsun.” ifadesinde kastedilen on gece bazı kaynaklara göre Ramazan ayının son on günü veya Muharrem’in ilk on günü olarak

belirtilse de genel görüş, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü olduğudur.
Kameri ayların 12.si olan Zilhicce ayı, İslâm’ın 5 esasından olan hac ibadetinin yerine getiril diği aydır. Bu mübarek ayin 1′inden 10′una kadar olan zaman dilimi “leyali-i asere”, yani on mübarek gecedir. 10′uncu gün ise Kurban Bayramının ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor: “Salih amellerin Allah’a en ziyade sevgili olduğu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevapça) eşittir. Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına (ihyasına) eşittir.
  Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki: “Resulullah (sav) 4 şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce’nin on günü orucu, her ay 3 gün orucu ve sabahın 2 rekât sünneti.” Ebu’d-Derda (r.a) Zilhicce ayının önemini söyle anlatıyor: “Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutma lı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):  ”Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun” buyurdu.
Zilhicce’nin ilk 9 günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çocuğu belâlardan koru nur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ruhunu kolay teslim eder, kabri aydın lanır, Mizan’da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur.” (Sir’a)
  Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugün lerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)
  Allahu Teâlâ’nın bereketli kıldığı, Kuran-ı Kerim’de üzerine yemin edilen, Zilhicce’nin ilk on gecesinde yapılan amellere 700 misli sevap verileceğini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kısa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme fırsatının verildiği günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.
  AREFE GÜNÜ
  Arefe, Kurban Bayramından bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Başka güne arife denmez. Ülkemizde Ramazan Bayramının bir önceki gününe de arife

Denmiştir. Resulullah’ın (sav) bildirdiğine göre:
“Günlerin en faziletlisi arife günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan 70 hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü yapılan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de:Lailahe illallah vahdehu la şerike lehu (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.” (Muvatta, Hacc 246)
  Hazreti Aise (ra) anlatıyor:
 ”Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu ateşten çok azat etmez. Allah mahlûkata rahmetiyle yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve: ”Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436) Resulullah(sav):
  ”Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah’in kıymet verdiği bir gündür.” diyerek Allahu Teâ lâ’nın kıymet verdiği günü hürmet ederek bilinçli bir şekilde yaşamaya gayret etmemizi iste miştir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle başlar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istiğfarla geçirmek kullarını arefe gününde bağış layacağını müjdeleyen Allahu Teâlâ’ya hürmetin ve şükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasında geçen konuşmada arefe gününün önemini

göstermektedir:
  Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında Yahudilerden birisi: “Ey Ömer, siz bir ayet okuyorsu nuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardık.” dedi. O âyet, Maide sûresinin 3. ayetiydi. Cenab-ı Hak söyle buyurmuştu:
“Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladım.”(Maide sûresi 3. ayet)
  Bu ayet, hicri 10. yilda, Veda Haccı’nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra,

Peygamber Efendimiz Arafat’ta “Adba” adındaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmuştu. Deve vahyin ağırlığına dayanamayarak yere çökmüştü.
  Hz. Ömer’e Yahudi’den hangi ayet olduğunu öğrenince şöyle dedi: ”Biz o günü ve o gün bu ayetin Hz. Peygambere (sav) nail olduğu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu.” demiş ve o günün bayramımız olduğuna işaret ederek arefe gününün önemini belirtmiştir.
  Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva’nin Arafat’ta buluştukları gündür. Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmuştur:
  ”Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer.”
  Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Ayıca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptır.

Resulullah (sav) söyle buyurmuştur:
  ”Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.”
  ”Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir.”
  ”Aşure günü orucu bir yıllık, arefe günü orucu da, iki yıllık nafile oruca bedeldir.”
  Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir.”
  ”Arefe günü tutulan oruç, biri geçmiş, biri de gelecek yılın günahlarına kefaret olur.”
 Arefe günü özellikle bin adet İhlâs okumak büyük zatlar tarafından tavsiye edilmiştir. Hadis-i şeriflerde İhlâs suresini okumanın kul borcu hariç diğer günahların affedilmesine vesile olacağı söylenmiştir.
  ”Arefe günü Besmele ile bin İhlâs okuyanın günahları affedilir ve duası kabul olur.”
  ”Peygamber (sav) arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına, ‘Muhakkak ki ben zalimden başkasını mağfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkini alırım.’ buyruldu. Resul-i Ekrem:
  ’Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükâfatını verir zalime de mağfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasına Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de aynı duayı tekrarladı. Bu defa duası kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
  ’Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Resulullah(sav):
  ’Allah’ın düşmanı İblîs, Allahu Teâlâ’nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca toprağı alıp başına çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada başladı. İşte Şeytan’ın görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü, buyurdu.”
  Arefe gününe saygılı olmalı, o gün hacılar Arafat’ta vakfe yapıp dua ederken manen onların yanında olduğumuzu hissederek dualarına iştirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her şeyden uzak kalmak gerekmektedir. “Günümüzde arefe, bayramın bir önceki günü olduğu için dünyalık telaşların en yoğun olduğu bir gün olarak yaşanmaktadır. Oysaki arefe insana verilen en kıymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacıların Arafat’ta “Lebbeyk (Buyur Rabbim)” diyerek dil, ırk, ten ayırımı yapılmaksızın bir araya geldiği mahşer gününü hatırlatan, kulluğun Allah Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildiği en kıymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmuştur:
  ”Duanın faziletlisi, arefe günü yapılanıdır.” (Beyheki) “Allahu Teâlâ, arefe günü kullarına nazar eder. Zerre kadar imani olanı affeder.”
  Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (sav) bildirmiştir. Rahmet kapılarının açıldığı 4 mübarek gece şunlardır:
1- Fitr (Ramazan) Bayramı gecesi,
2- Kurban Bayramı gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
  Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye’de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağı söylenmiştir.
  Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Resulullah (sav) tarafından müjdelenmiştir.
  ”Arefe günü Resulullah’ın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı. Resulullah (sav):
  - Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır, buyurdu.” (Müsned)
  Arefe Günü Yapılması Tavsiye Edilenler:
  1- Arefe gününün sabah namazının farzından sonra teşrik tekbirleri getirilmeye başlanmalıdır.
  2- Arefe günü oruç tutulmalıdır.
  3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
  4- Arefe günü çok dua ve istiğfar edilmelidir.
  5- Arefe günü 1000 âdet İhlas-ı şerif okunmalıdır.( Hatme yapılmalıdır.)
  Başka Bir Şey Bilmiyorum
  Mevlânâ’ nın talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz’a gitti. O Hicaz’da iken, evinde hanımı, arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlânâ’nın talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayı kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksim etti. Herkes hissesine düşeni aldığı halde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alıp; “Bu tepsiyi sahibine göndereyim.” diyerek dışarı çıktı. İçeri girdiğinde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattı, ancak bulamadı. Mevlânâ’yı da bunun için rahatsız etmedi.
  Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâbe’den dönüp Konya’ya geldiğinde, o tepsi eşyalarının arasından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden dona kaldı. Beyine; “Ben arife gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlana nın talebelerinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü arattığım halde bulamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?” deyince, şaşırma sırası hacıya geldi. O da; “Arife gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tepsiyi aldık, elin sahibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyaların arasına koydum. Başka bir şey bilmiyorum.” dedi. Bunun Mevlana’ nın bir kerameti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı.

ZİLHİCCE AYI VE ON GECE….

Zülhicce’nin ilk yarısındaki günler, yüce Allah katında değerli günler arasındadır Hatta “Cuma haftanın; Zülhicce’nin ilk onu ise yılın mübarek günleridir” denilmiştir. Buna göre Zülhicce’nin ilk onuna tesadüf eden Cuma, her iki fazileti de toplayacağı için yılın en mübarek günlerinden biri sayılmıştır.
Kur’an-ı Kerimde ise şöyle nakledilmekte:       
Sabahın müjdecisi olan fecr’e ve gecelerin en faziletlisi olan on geceye  geceye yemin olsun” Sure-i Fecir 1-4

 

Burada esrarına yemin edilen on gece Zilhiccenin on gecesidir. Cenab-ı Hakk’ın bu gecelerin esrarına yemin etmiş olması, sıradan bir şey olmayıp üzerinde düşünülecek bir meseledir. Ehemmiyet verip ihya etmemiz ve istifade etmemiz hülasa dikkatli ve uyanık olmamız icap eder. Gündüzlerinde işimiz gücümüz çok olsa da ne yapıp yapıp biraz fedakarlıkta bulunup bu gecelerde manevi bereketlerinden mahrum kalmamalıyız. Kim bilir ne esrarı İlahi tecelli ediyor bu gecelerde. Ve bu on gecenin sonunda Kurban Bayramı geliyor.

 

Zilhicce ayı 28 Ekim günü başlamaktadır. Bu günlerin orucundan istifade etmek isteyenler 27  Ekim gecesinde sahura kalkmalıdır. Gecelerinde ise yılın son ayı olmasından dolayı noksanlarımızın tamamlanması için istiğfar, salavat-ı şerife, diğer dualar ve tesbih namazına devam etmelidir.

Zilhicce ayı ile ilgili bazı hadisler şöyle:

İbn-i Abbas (R.A) ‘ın rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte Efendimiz(S.A.V) “Zilhiccenin ilk on günü tutulan orucun her bireri bir senelik nafile oruca denktir. On gecenin tamamını ihya etmek ise Kadir gecesini ihya etmeye denktir.” Buyurmuşladır. (Tefcirut-tesnim s.170)

Başka bir Hadis-i Şerifte ise, “On günün orunun her günü 100 köle azat etmiş, 100 deve kurban etmiş ve 100 atı Allah yolunda hibe etmiş gibi sevap olur. Tevriye gününün yani 8. gününün orucunda 1000 köle azad etmiş, 1000 deve kurban etmiş ve 1000 atı Allah yolunda hibe etmiş gibi sevap alır. Arefe gününün orucunda ise 2000 köle azat etmiş, 2000 deve kurban etmiş ve 2000 atı Allah yolunda hibe etmiş gibidir.” Buyurmuştur. (Tefcirut-tesnim S.169)

Hadis Şerif.: “Zilhiccenin ilk on gününün bereketinden mahrum olanlara yazıklar olsun, hele bir de Arefe günü var ki onun hayrı saymakla bitmez.”

Hadis Şerif : “Zilhiccenin ilk on gününün orucu her günü bin güne, Arefe günü ise on bin güne eşittir.”
1’nden 10’una kadar “leyali-i aşere” yani on mübarek gecedir. Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde oruç tutmaları çok çok büyük fazilettir. O bakımdan kurban bayramından evvel dokuz gün oruç tutmalıdır. “Hiç değilse 8. ve 9. günü oruç tutup mümkünse 10.günü kurban etiyle iftar edilir” tavsiyesine uymalıyız.

Peygamber Efendimiz(S.A.V) “Kim bu beş geceyi ihya ederse cennet vacip olur; Beraat gecesi, Tevriye Gecesi(Zilhiccenin 8. Gecesi), Arefe Gecesi ki Zilhiccenin 9. Gecesi, Kurban Bayramı gecesi ve Ramazan Bayramı gecesi”dir.

Başka bir Hadis-i Şerifte ise ”Kim bu beş geceyi ihya ederse kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmez. Bunlar Kadir, Beraat, Cuma, Arefe ve iki Bayram geceleridir.” Buyurmaktadır.

Bu günleri nasıl değerlendirmeliyiz:

Birinci vazife!..Bu on gün içinde, bir hasta ziyaret eden, Hak teâlânın dostları olan kulların hatırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde Ehl-i sünnete uygun bir kitap okumak çok sevaptır. Din ilmini, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek kadın erkek herkese farzdır.  YüCE Allah’ın Adem aleyhisselamı bağışladığı gün, zilhicce ayının ilk on günüdür.Bir kimse o gün oruç tutarsa..Allah onun her günahını bağışlar  Zilhicce ayının 2.günüde yüce Allah Yunus peygamberin duasını kabul buyurdu..Kendisini balığın karnından çıkardı..  Zilhicce ayının 3.gününde yüce Allah Zekeriya peygamberin duasını kabul etti.Bir kimse o gün oruç tutarsa.yüce Allah onun duasını kabul buyurur.  Zilhicce ayının 4.gününde İsa Aleyhisselam doğdu..Bir kimse o günü oruçlu geçirirse,ondan sıkıntı,fakirlik gider.Kıyamet günüde, iyilik sever,keremli yazıcı meleklerle olur.  Zilhicce ayının 5.günüde Musa aleyhisselam doğdu.
Bir kimse o günde oruç tutarsa,münafıklıktan uzak,kabir azabından emin olur.  Zilhicce ayının 6. gününde,yüce Allah peygamberimiz.s.a.v.’e Hayber kalesini almayı nasib eyledi. Zilhicce ayının 7.günü cehennem kapıları kilitlenir,on günleri çıkıncaya kadar açılmaz..Bir kimse on günü oruçlu geçirirse, kendisine 70 sıkıntı kapısı kapanır,yetmiş kolaylık kapısını da açar..

 Zilhicce ayının 8.günü olan terviye günü bir kimse oruç tutarsa..kendisine o kadar iyilik ihsan edilir ki, onların sayısını ancak Allahü Azimüşşan bilir.. Zilhicce ayının dokuzu olan arefe günü bir kimse oruç tutarsa,geçen bir senelik,gelecek bir senelik,günahının bağışlanmasına sebep olur…   Maide suresinin 3. ayeti olan:

—”Bugün dininizi sizin için mükemmel ettim; Size olan nimetimi tamamladım”İlahi emrin indiği gün, Zilhicce ayının onuncu günüydü..Kurban bayramıydı. Bir kimse o gün kurban keserde,bir damla kanını akıtırsa. Allah onun günahlarını bağışlar. Bir kimse o gün bir mümini doyurur, bir sadaka verirse. Yüce Allah, onu kıyamet günü güvenlik içinde diriltir; Amellerin tartıldığı terazide ise, onun iyilikleri, Uhud dağından daha ağır gelir..

Yine bizlere bir af vesilesi daha İNŞA ALLAH. Böyle güzel bereketli her gecesi kadir gecesine eş değerde olan  günleri değerlendiren kullardan olmak duası ile Allah cümlemizi kendisinin razı olacağı amelleri yapmak nasip etsin. Bizleri kendisine layık kul, Efendimize layık ümmet, Sultanımıza layık mürit etsin inşallah.

 

 

 

AĞLAMAK

Ağlamak…
Rahmandan kuluna bir armağan, bir rahmet!…
Ağlamak;
İçteki sıkıntıları dışa atmaktır… sıkıntılardan arınmaktır!…
Bazen sevgiliye naz! Bazen sitemdir! Bazen de anlaşılamamaktır…
Bazen pişmanlığın ifadesi…

Ağlamak;
Kaybedilene ağıt! Hüznün doruk noktası…
Resulün kaybettiği oğluna hediyesi …
Ya ResulAllah! Sen de mi? Dedirten inci taneleri…
Bazen Rabbe yöneliş!…

Bazen af dileme!…
Bazen acının inci inci dışa vurumu!
Adeta acının yıkanması… toprağa karışıp yok olması…
Bazen sevincin gözlere yığılması, ardından göz pınarlarından süzülen daneler…
Yürekte sevinç fırtınaları koparken, gözlerin mahzunluğu!
Söylemek !hissettiklerini ifade etmek insana uzakken, süzülen damlalarla bunları tek tek yazmak!
İçteki gök gürültüsünün adeta yağmuru davet edimi…
Yakubun Yusuf’a özleminin ifadesi!… Net, yalın, riyasız hiçbir kelime telaffuz etmeden tüm çıplaklığıyla,
duyguların ifadesi…

Ve ağlayabilmek;

Gece yarısı mahlukat uyurken, seccadesinde Rab bine huşuyla yönelmiş,
alın secdede, Rabbi ile buluşmanın doruk noktasında…
bir müminin gözlerinden süzülen damlalar! Belki de diğerlerinin kurtuluşuna mütesebbib!…


Rabbinden rahmet olarak….
Bir annenin yavrusuna özlemi, hasretinin ifadesi!…
Duygular kumkuması içindeyken kalbin birden infilak etmesi…

Ve gözyaşı;
Rabbinden rahmettir mü-mine!…
Bir tesellidir anneye! Sevgiliye sığınak!…
Mecnundan Leyla ya kalan hatıra!…

ve Resul-den ümmetine merhamet!…
dilin susup gözlerin konuştuğu vakittir ağlamak… ağlalamak… cehenem ateşini söndüren nurdur, o nuru ortaya çıkaranda kişinin göz yaşlarında ifade etiği pişmanlığı,yakarışı veRabbe karşı olan acizliğini ifade etmesidir…zira ağlamakta rahmet vardır tıpkı yağan yağmurların rahmet olarak yeryüzüne inmesi gibi…..


Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören Can, mübarek bir kuldur. Akar su nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et!

GÜL BİTİRMEK İÇİN TOPRAK OLMALI, İNSAN YETİŞTİRMEK İÇİN YİNE TOPRAK OLMALI…

  Gül bitirmek için toprak olmalı, insan yetiştirmek için yine toprak olmalı; cennete ehil olmak için yine toprak olmalı. Toprak olmak istiyorum Allah’ım!..
   İnsanlar beni gördükleri zaman topraktan gelip yine toprağa gideceklerini hatırlasınlar.., Her gidişin Sana olduğunu bilsinler….
   Güller bitsin üzerimde ve yükselsinler göğe doğru. Bülbüller, varlığıma şükrederek şakısınlar seher vakitleri, güllerin koynundan güne merhaba derken… Sevgi için…
   Toprak olmak istiyorum Allah’ım!..
   Bir ağaç kollarını sana doğru açsın benden, dua ederken kollarım olsun…
   Sonbaharda sarı yapraklar süzülerek düşsün üzerime; benimle toprak olmak için, benimle ben olmak için..
   Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…
   Kışın kar örtsün üzerimi, yalnız kalayım kendimle…
   Sonra içime ilham ettiğin kardelenlerle sana doğru yöneleyim… (Ki duruşum da sana doğrudur. Kardelenlerim baharı müjdelesin insanlara… Umut için…
   Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…
   Baharda.., bülbülsüz gül olur mu hiç; bülbül için, bahar gelir mi yağmursuz; yağmur için, yağmur yağar mı duasız; dua için ve hiçbir şey olmaz rızansız:Rızan için…
   Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…
   Bir söğüt fidanı dursun ilkin üzerimde… Sonra söğüt fidanının duası bir küçük ağaççık… Ve birgün söğüdümün gölgesinde dinlensin dünya…Ve bir millet uyansın: utangaç, başı yerde, gönlü fezanın derinliklerinde bir söğüdün!.. Gölgesinde senin davan için… Davan ki, davamdır…
   Toprak olmak istiyorum Allah’ım!..
   Yanımda Kevserler aksın şırıl şırıl!.Ben de Kevser selinde coşmuş ve sana doğru yönelmiş bir avuç toprak… Cennetinde…

                                        

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.