Archive for Mart, 2016


Image and video hosting by TinyPic

Bir bardak çay gibidir ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…
Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda…

Göz, Dil Ve Gönül…

Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül’e Hâkimiyet Daha Güç…

Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan…

Tereddütte Kalmamak, Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek…

Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi

İnsanın İçinde Davaya, Hayata Ve İlme Karşı…

Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre, Cisme Ve An’a Karşı…

Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor,

İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun… Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok…
Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan,

Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor… Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi,

Tek Atımlık Kurşunu Kalmış Kovboy Gibi, Ölümün Soğukluğunu Hisseden Gladyatör Gibi,

Hızlı Adımlarla Çıkan Ve

Yine Hızlı Adımlarla Düşen Başarısızlıktan Korkan, Başarınca Başarısızlığı Unutan, Başarısız Bir Başarılı Gibi…
Ben Mutluluk Sınırlarını Aşıyorum… Asım’ın Nesliyiz Acıların İçinde…

Acılarımı Anıyorum Devamlı Günbegün…

Dost Görünen Düşmanlar, Düşman Olan Dostlar İle…

Aklımın Duru Olması Zihnimi Karmakarışık Yapıyor, Her Bölgesi Neden Ve Niçinler İle Dolu… Toprakta Çürüyen Beden Ve Saç,

Yoldaş Olan Kefenle Nefis, Peşime Düşen Sessiz Gölgeler…

Karanlık Sokaklarda Sessiz Ve Çaresiz Şikâyetname Hazırlamaktalar Hakkımda…

Öldü Dersiniz…

Ölümü Hak Edecek Yeterlilikte De Değilim Ama Medet Bekleyecek Tek Bir Kabı,

Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki…
Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı

Yaşanmış An’ın Yaşanmamış Saati Susuz Bahçenin Solmuş Gülü…

Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta…

Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana… Bunu Düşün Sükût Et…

Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında…

Arkadaşlık, Dostluk Önemlidir …

Değerini Bilmek Gerekir Sırrını Paylaşabileceğin, Derdini Anlatabileceğin,

Üzüntünü Dile Getirebileceğin, Sevincini Haykırabileceğin

Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir

Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin…

Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek…

Yok, Öyle Yağma…

Kalbini Açık Tutacaksın Hayata…

Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç…

Gözü Kör, Kalbi Kör, Yaramaz Bir Beden…

Palyaçolara Özendim… Yüzüm Sırıtırken İçime Kan Akıtıyorum…

Metafizik Âlemde Takılıyor, Patlamaya Hazır Bombaya Dönüşüyorum…

Saniyeler Var Patlamaya… İyiler Arasında Kötülük Yüklü Bir Bombayım…

Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına… İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar…

Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük…

Bir Bardak Çay Gibi Ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar

Image and video hosting by TinyPic

Hizmet, Allah yolunda aklı, ilmi, malı, bedeni ve canıyla halka fayda vermek, ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermek, darda kalana el uzatmak, başkasının yükünü çekmek ve herkese rahmet olmaktır.

Arifler: “Hizmetteki edep hizmetten daha üstündür” demişlerdir.

Büyükler sûfîyi şöyle tarif ederler:

Sûfî, Allah için her şeyini feda eden kimsedir. Sûfî, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sûfî de böyledir; ona kim nasıl davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah rızasını arayanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu meşrep ve ahlâkını iyi tanımalıdır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün insanlığı ve varlıkları hizmette hedef göstererek şöyle buyurmuştur:

 “Bütün halk Allah’ın ailesi durumundadır. Onların Allah’a en sevimlisi, O’nun ailesine (kullarına) en faydalı olandır.”  1

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı kendisi için bir aile ferdi gibi görmedikçe gerçek sûfî olamaz.”2

Nakşibendi yolunun pîri Şah-ı Nakşibend hazretleri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret, şöhrette âfet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.”3

Ashaptan Abdullah b. Abbas (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescidinde itikâfa girmişti. Yanına bir adam geldi, selâm verdi ve oturdu. İbn Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

“Ey falanca! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var?” diye sordu. Adam,

“Evet, ey Allah Resûlü’nün amcasının oğlu, falancanın üzerimde velâyet hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok” dedi. İbn Abbas (r.a),

“Onunla senin hakkında konuşsam olur mu?” diye sordu. Adam,

“İstersen bir konuş” dedi. İbn Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı. Adam,

“İtikâfta olduğunuzu unuttunuz herhalde!” diye hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a),

“Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber’i (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi” dedi ve bu arada İbn Abbas’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikâftan daha hayırlıdır. Hâlbuki kim Allah Teâlâ’nın rızası için bir gün itikâfa girse Allah Teâlâ onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” 4

Hizmetin hedefi insandır. İnsanın terbiye ve terakkisine yardımcı olmayan hizmetler, aslında birer hezimet ve oyalanmadır.

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:

“Bir topluluk içinde en büyük sevabı, onlara hizmet eden alır.”  5

“İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.”  6

”Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet etmektir.”7

Menkıbe

1- Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahabenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] “-Bu gün, oruç tutmayanlar daha fazla kazandı.” buyurdu. Müslim Sıyam 100,101

2- Koca Osmanlı sultanı Yavuz Selîm Han’ın, mübarek beldeler devletine emanet edilip de hutbede kendisi hakkında:

“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hâkimi…” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:

“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi…” dedirtmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyiidrâkin bir tezâhürüdür.

3-UbeydullâhAhrar -kuddisesirruh- eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek şöyle buyurur:

“Biz bu dereceleri, tasavvuf kitaplarını okumaktan ziyâde, okuduklarımızı -imkân nisbetinde-tatbik etmek ve halka hizmet etmekle elde ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi de hizmet yolundan götürdüler”

4- Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne atfedilen şu menkıbe ne kadar ibretlidir:

Ramazan-ı Şerîf’teva’z u nasîhat için Erzurum’un bir köyüne dâvet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere, ücret karşılığında bu işleri yapan gayr-ı müslim bir hizmetçi, bir at ile gönderilmişti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhuanh-’ın Kudüs’e giderken, kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi husûsundaki ahlâk-ı hamîdesini tatbik etti. Gayr-ı müslim hizmetçi buna her ne kadar:

“–Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!” diye îtiraz etti ise de, Hazret:

“–Evlâdım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endişe ediyorsun, ben ise Allâh’ınhuzûrunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

Hikmet-i ilâhî, tam köye girecekleri esnâda, tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhuanh-’ınmisâlinde olduğu gibi, sıra hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından ferâgat ettiğini belirterek, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

“–Sıra senindir!” dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

Halk bu hâli görünce, hemen hizmetçinin etrafını sardı ve:

“–Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, şu aksakallı ihtiyar üstâdı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadâkatin?! Biz böyle mi tenbih ettik sana?!” şeklinde muhtelif ifâdelerle azarlamaya başladılar.

Durum bu minvâldeyken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meseleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. O sırada köylülerden biri hizmetçiye:

“–Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bârimüslüman ol!” dedi.

Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cevâbı verdi:

“–Eğer sizin dîninize dâvet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârekzâtındînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

Kaynak: Arifler Yolunun Edepleri ,S.Saki  Haşimi

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic
İstikamet sözlükte, doğruluk, doğru gitmek, dürüst olmak, her işte itidal üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl üzere yürümek, adalet ve hakkaniyet üzere hareket etmek demektir.

İstikamet; dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürmek, her türlü aşırılıktan sakınmak, Allah’a itaat edip, Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetine uymak demektir. Dinimizde istikamet, bütün ibadet ve işlerini Ce nâb-ı Hakk’ın koyduğu ölçüler içinde yaparak sırat-ı müstakim üzere yaşamak demektir.

İstikamet üzere gitmenin zıddı, Kur’an’dan yüz çevirip heva ve hevesine göre yaşamaktır ki bu, hak yoldan sapmaktır. Buna dalalet denir.

İstikamet üzerine gitmek de, İslâm dinini keyfine göre bozmadan, yanlış yorum yapmadan, âyet ve delillerden en doğru manayı anlayıp sadakat ve ihlâs ile onu tatbik etmek demektir.

İstikamet, niyet, söz ve işte olur. Niyeti güzel ve doğru olmayan kimsenin, sözü sadık, işi sâlih olmaz. Gerçek mümin, yüce Allah’ın hükmüne bakar,kalbine yönelir, niyetini düzgün ve sağlam yapar.Sonra amel etmeye yönelir. Onu da dinin edebine göre yapar. Böylece içi ve dışı dengeli, güzel ve düzgün insan olur.

İstikamet, inanç, niyet,düşünce ve davranışta doğruluk ve dürüstlüğü;Allah’a yönelme ve O’nun buyruklarına uygun davranma hususunda devamlı ve tutarlı olmayı ifade eder. İstikamet, her işte ifrat ve tefritten, (aşırılık ve gevşeklikten) uzak kalmaktır. En güzel şekli, Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde dengeli giderek dinî ilme uygun yaşamaktır. İtikatta Ehl-i Sünnet inancı üzere olan, fıkıhta dört hak mezhepten birine uyan ve manevî terbiyesini gerçek tasavvuf ehlinin yolunda alan bir kimse istikamet üzeredir.

İstikamet yolu, Allah’a götüren Kur’an ve Sünnet yoludur. Bu yol, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur. Hz. Ömer (r.a), istikameti şöyle tanıtır: “İstikamet, Allah Teâlâ’nın emrettiği ve yasakladığı şeylerde dosdoğru hareket etmek ve doğru yoldan sapmamaktır.” [1][1]

Anlatıldığına göre Şiblî (k.s) şöyle demiştir:

“İstikamet, içinde bulunduğun vakti kıyamet anı olarak görmen ve ona göre Allah’a yönelmendir.” [1][2] Üstad Ebû Bekir b. Fûrek’in (rah) şöyle dediği bildirilmiştir:

“İstikamet kelimesindeki sin harfi, (Arapça’da) herhangi bir şeyi talep etmek için kullanılır. Buna göre istikametin manası şudur: İstikamet sahipleri, Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları korumada sürekli muvaffak etmesini isterler.” [1][3] Kısacası istikamet; Allah’ın emrettiği şekilde bir hayat yaşamaktır.

İstikametin Önemi

İstikamet kadar önemli ve büyük bir nimet yoktur. Mümin kulun, hakkında Allah’tan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey de bu istikamettir. Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem dünya hem de âhiret mutluluğunun garantisidir.

Hak Teâlâ, bu hususta peygamberine ve onun şahsında biz ümmetine âyet-i celilede şöyle buyurmuştur:

“Habibim! Sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tövbe edenlerle birlikte dosdoğru hareket et, istikamet üzere ol. Sana tabi olanlar da istikamet üzere davransınlar.” [1][4]

İşte bu âyette, İslâm’ın esasını teşkil eden iki ilke yer almaktadır: Emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamak ve haddi aşmamak, yani Allah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmamak. Buradaki muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.v) ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alakalı istikamet endişesi değildi. Çünkü onun zaten dosdoğru bir yol ve en güzel ahlâk üzere olduğu âyette şöyle ifade edilmiştir:

“(Ey Habibim! Sen) dosdoğru bir yol üzerindesin.” [1][5]

Allah Resûlü’nü (s.a.v) asıl üzen, korkutan ve belini büken şey, ümmetinin hali idi.

Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “Bütün Kur’an içinde Hz. Peygamber’e bu âyetten daha ağır ve da ha çetin bir âyet nazil olmamıştır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v), “Hud sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. [1][6]  Süfyan b. Abdullah (r.a), bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,

Ya Resûlullah! Bana İslâm amelleri içinde öyle bir şey söyle ki, sizden sonra kimseye bir şey sormayayım” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah Teâlâ’ya inandım de! Sonra dosdoğru ol” [1][7] buyurdular.

Yani; amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdikleri mizde ve niyetlerimizde bile dosdoğru olmak. Büyük arif İmam Kuşeyrî ise şöyle demiştir:

 “İstikamet öyle bir derecedir ki, bütün işlerin kemali ve tamamı onunla meydana gelir. Bütün hayırların elde edilmesi, bir nizama konulması istikametin bulunmasıyla mümkündür. Kim halinde istikamet üzere değilse, onun çalışması zayi, gayretleri heba olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  “İpini güzelce eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın.” [1][8]

Kim sıfatında istikamet sahibi olmazsa, bulunduğu makamdan ilerisine yükselemez ve manevî terbiyesini sıhhatli bir temel üzere kuramaz.” [1][9] İstikamet talebinin “ihdinas…” suretinde Fâtiha Sûresi’nde yer alması ve onun da 1 mümine günde en az 40 defa niyaz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikameti lâyıkıyla muhafaza etmenin güçlüğüne bir delildir.

Gavs-ı Sani Hz.lerinden şehitlik için dua isteyen kimseye;

“Şehitlik isteme istikamet iste. Çünkü istikamette Sıddıklık, doğruluk vardır.” buyurmuştur.         Tasavvufta İstikamet ve Hedef

Manevi terbiye yolunda en önemli iş, yola güzel 1 niyetle girmektir. Bu niyet, Allah rızasıdır. İstikamet, önce niyette aranır, sonra amelde  niyet güzel olursa, arkası güzel gelir; bozuk olursa, hayırlı sonuç alınamaz.

İlahi davet ve terbiye ile muhatap olan insanlar 3 gruptur: Mümin, münafık, kafir.  Bir peygamber bu 3 gruba aynı daveti yapar, fakat aynı sonucu alamaz, aynı faydayı veremez. Sonuç ve fayda, her birinin niyetine ve fiiline göre değişik olur.

Mümin, samimi olarak içi ve dışıyla Allah’a iman eder; ilahi emir ve hükümlere gücü kadar uyar, tabi olur. Bir peygamber veya varisi bu kimseye fayda verir.

Münafık, dışından inanmış gözükür, kalbiyle itiraz eder. Dışıyla itaat eder, içinden isyan eder. Dini dünya için kullanır; din ile dünya kazanmaya, itibar toplamaya çalışır.1 peygamber veya varisi bu kimseye 1 fayda veremez. Ta ki, tövbe edip ihlâs ve istikamete gelene kadar.

Kâfir ve münkir, hakka açıktan itiraz eden, düşmanlık yapan kimsedir. O da iman edip teslim olmadan peygamberden veya varisinden bir fayda göremez.

İmam Rabbânî (k.s) 1 mürşid terbiyesine girmenin hedefini kısaca şöyle belirtmiştir: “Bir mürşid terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.“[1][10]

İstikamet, dilde kalmamalıdır insan içi, dışı, dili, hali ve ameli ile dinen istenen sıfatta olmadıkça, gerçek istikamete ulaşmış olmaz. Ben doğru bir insanım, demek yetmez, güzel hâl istenir. Kimi seviyorsan onunla aynı yolda, aynı halde, aynı ahlâkta ol; sevgin dilde kalmasın, sevginde yalancı olma, sevdiğinin hallerine yabancı kalma.  Allah dostlarını seviyorsan onlara benze, onların yaptığı güzel amellerden sen de yap, onlar gibi zikir ehli ve halka karşı merhametli ol! İstikametin sonu cennettir. Cennet yolunda, boş dava değil, sağlam iman ve güzel amel istenir. Bütün bunlar, yüce Allah’ın özel rahmeti ile olur.

Menkıbe

Müridlerden biri Beyazid-i Bistamî’nin (k.s), peşinden yürüyordu. Onun ayak izlerine basarak ilerliyordu. İçinden de, ‘Şeyhe uymak, izinden gitmek işte böyle olur’ diye düşünüyordu. Bir ara, Beyazid-i Bistami ‘ye, “Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de bereket için yanımda taşısam, feyzinizi alsam” diye istirhamda bulundu. Hazret, adamın sözde kaldığını, zahirle yetindiğini, güzel ahlâk ve sıfatı ihmal ettiğini biliyordu. Onu şöyle uyardı:

“Evladım, sen istikamet üzere olup benim yaptıklarımı yapmadıktan sonra kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen, sana fayda vermez.” [1][11]

Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır. Bu yol, sünnet-i seniyyeye uymaktan başka bir şey değildir. Her şeyi ile dinin hizmetçisidir; dinin geçek yönünün anlaşılmasına ve gerçek hâliyle yaşanmasına hizmet eder. Bütün zevkler, vecdler, keşifler, kerametler, hâller, sadece dinin anlaşılmasına destek ve güzelce yaşanmasına birer delil yapılmalıdır. Bu yolda böyle şeyler istenmez, beklenmez, düşünülmez. Ancak 1 hikmet gereği verilirse, edeplice alınmalı, mahcup olarak tevazu ile kabul edilmelidir. Bu şeyler övünmeye değil, şükre sebep yapılmalı; nefsin keyfine değil, dinin inkişaf ve hizmetine vesile edilmelidir.

Her konuda istikameti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun hakkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zira istikamet, ibadette ifrat ve tefrite düşmeden itidali muhafaza ile Hak yolun da sebat etmek ve emirleri, emredildiği gibi ve gücünün yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu nedenle en büyük keramet istikamettir. Allah dostları, istikamet üzere olmayı şiar edinmişlerdir. Gerçek istikamet ise Allah Resûlü’nün nurlu yolunda gitmektir.

Bir defasında Hasan Basrî (k.s) pöstekisini denize serip, su üzerinde batmadan oturmuştu. Onu böyle gören Rabiatü’l-Adeviye de seccadesini havaya serip üzerine oturdu. Sonra Hasan-ı Basrî’ye şunları söyledi:

“Ya Hasan! Senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı da kuşlar yapar. Bunlar iş değil. Asıl iş yüce Allah’ın rızasını elde etmektir.”[1][12]  Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s) ise şöyle diyordu:

“Ey Hak yolcuları! Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) dininde gevşeklik ve tembelliğe asla cevaz ve imkan vermeyiniz! Zira bu yolda istikamet ve gayret, sayısız keşif ve kerametten daha faziletlidir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve keramet, dinin emirlerine riayeti artırmaya vesile olmuyorsa belâdan başka 1 şey değildir. Çeşitli vesilelerle daima söyledim; yine söylüyorum ki, cümle evliyay-ı kiram, bu din-i mübinin emir ve yasaklarına riayetkar olmayan tarikatçılığın ilhad ve zındıklık olduğu hususunda ittifak halindedirler.” Abdurrahman et-Tahi (k.s) ise;‘’Keramet peşine düşenlerin Deccalin ardına düşmesinden endişe ederim Çünkü o istidraç mahiyetinde velilerden daha çok olağanüstü haller gösterir” buyurmuştur. Büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) demiştir ki: “Kalbinde Allah’tan başka 1 muradın kalmaması için cehd ve gayret et. Bu murat sende gerçekleşince işin tamamdır. İsterse keramet ve harikalardan, manevî hâl ve tecellilerden sana bir şey verilmesin.“ [1][13]

İstikameti ve tek hedefi Allah rızası olan kimsenin, sünnet üzere güzel kulluk ve hizmet etmekten başka 1 arayışı varsa, aldanmıştır. Niyetini kontrol edip gidişatını düzeltmezse, sonuç Allah’a değil, ateşe gider.

Büyüklerden Hüseyin b. Muâz el-Belhî (k.s) demiştir ki: “Bugün İslâm’ın sırat-ı müstakim yolunda güzel ce yürüyen, yarın hakiki sırattan da selametle geçer. Burada dinin emir ve yasaklarında ayağı kaya nın, şüphesiz orada da ayağı kayar.”

Yüce Allah’ın gösterdiği istikamette gidenler O’na ulaşırlar. Buna ilâhi rızaya kavuşmak denir. Allah Teâlâ ayet-i celile de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kulundan razı olması, en büyük şeydir.” [1][14] Bu müjdeden başka 1 yücelik ve güzellik arayanlar aldanmıştır.

Tasavvuf  terbiye içindir. Terbiye, güzel kulluk içindir. Güzel kul, Yüce Rabbinin ve halkın haklarını en güzel şekilde koruyan insandır. Bu ahlakın sonu cennettir.

Sehl b. Abdullah Tüsterî’nin belirttiği gibi, kerametlerin en büyüğü, kötü ahlaklardan birisini terk edip onun yerine iyi ahlak sahibi olmaktır. [1][15]

Beyazid-i Bistamî (k.s) en büyük kerametin istikamet olduğunu söyler ve şöyle derdi:

“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman, hemen o kimsenin keramet sahibi birisi olduğuna hüküm etmeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için, İslâmiyet’in emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uymasına, hakiki İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın, bunlar  tam ise, o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazilet ve keramet sahibidir demek mümkün olmaz.” [1][16]

Allah rızasını elde etmek için, 1 farzı yapmak, binlerce sünnet ve nafileden önde gelir. Amelde önem sırasını karıştırmak,  haram ve farzları hafife alıp, nafile hükmündeki işlere dalmak, şeytanın bir hilesidir.

İstikamet, niyet ve amelde Yüce Allah’ın çizdiği yolda gitmektir. Yoksa bütün sevgiler, beklentiler ve işler azap sebebi olur. Bu tehlikeden kurtulmanın en emniyetli yolu, her işinde Kur’an ve sünneti rehber etmek, onu rehber edenlerin izinden gitmektir. Dinimiz, bize dengeyi öğretmiştir. Yeter ki, bu ölçüleri öğrenelim.

İmam Rabbânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk, cezbe ve muhabbet güzel kulluk içindir. Velayet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makam yoktur.“ [1][17]

Kıssa

Abdülhâlık Gücdüvânî Hz.leri bu meseleyi ne güzel açıklar. Bir gün kendisine sordular:

“Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu: “Bu ikisinin arasını tespit oldukça zordur. Nefis, bu isteklerin rahmani mi yahut şeytani mi olduğunu bilebilmek hususunda insanları ekseriya yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allah Teâlâ’nın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakiki kulluk budur.’’

Yüce Allah’tan gayri her şey, Allah için sevilirse güzeldir. Bir peygamber veya veli, ancak Allah için sevilir. Yüce Allah, amelde olduğu gibi, niyet ve sevgide de istikamet üzere olmamızı emrediyor. En büyük keramet, bu istikamet üzere dünya hayatını yaşamak ve tamamlamaktır. İstikametin sonu, Allah rızası ve cennettir. Bundan öte bir devlet ve saadet yoktur.

Alâeddin Attar (k.s) müridlerine şöyle derdi: “Eğer bu yolda sebat ve istikamet gösterirseniz, bir anda büyük derecelere kavuşursunuz.” [1][18]

Sırat-ı müstakim, İslâm’ın caddesidir. Dinin hedefi budur. Âyetler ve hadisler istikamet üzerinde çok durur. Kalpte, sözde, amel, ahlâk ve davranışta istikamet üzere gidilmeden İslâm dini hakkı ile tadılamaz ve yaşanamaz. Hiç şüphesiz istikamet sahibi olan kişiler gayelerine ulaşacaklar, Hak Teâlâ’nın bütün nimetlerinden faydalanıp Allah’ın rızasına ulaşacaklar. İstikamet, dünyada şeref kazandırdığı gibi ahrette de Allah’ın lütfuna erişmesine sebep olur.

İstikamet üzere yaşamanın mükâfatı ise meleklerin, onları korku ve üzüntüden emin olmalarını sağlamak ve onları cennetle müjdelemek suretiyle tatmin etmeleridir. Nitekim Hak Teâlâ bu gerçeğe işaret ederek, istikamet sahibi olan kullarını şöyle müjdelemektedir:

‘’Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip istikamet üzere yaşayanlar (var ya, ölüm anında, kabirde ve mahşerde onların) üzerine melekler iner ve onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında sizin dostunuz idik, âhiret hayatında da sizin dostlarınızız. Çok affedici, çok esirgeyici Allah’ın bir İkramı olarak, orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve İstediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” [1][19]