Category: EFENDİMİZ(S.A.V.)


Image and video hosting by TinyPic

Bir bardak çay gibidir ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…
Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda…

Göz, Dil Ve Gönül…

Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül’e Hâkimiyet Daha Güç…

Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan…

Tereddütte Kalmamak, Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek…

Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi

İnsanın İçinde Davaya, Hayata Ve İlme Karşı…

Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre, Cisme Ve An’a Karşı…

Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor,

İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun… Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok…
Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan,

Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor… Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi,

Tek Atımlık Kurşunu Kalmış Kovboy Gibi, Ölümün Soğukluğunu Hisseden Gladyatör Gibi,

Hızlı Adımlarla Çıkan Ve

Yine Hızlı Adımlarla Düşen Başarısızlıktan Korkan, Başarınca Başarısızlığı Unutan, Başarısız Bir Başarılı Gibi…
Ben Mutluluk Sınırlarını Aşıyorum… Asım’ın Nesliyiz Acıların İçinde…

Acılarımı Anıyorum Devamlı Günbegün…

Dost Görünen Düşmanlar, Düşman Olan Dostlar İle…

Aklımın Duru Olması Zihnimi Karmakarışık Yapıyor, Her Bölgesi Neden Ve Niçinler İle Dolu… Toprakta Çürüyen Beden Ve Saç,

Yoldaş Olan Kefenle Nefis, Peşime Düşen Sessiz Gölgeler…

Karanlık Sokaklarda Sessiz Ve Çaresiz Şikâyetname Hazırlamaktalar Hakkımda…

Öldü Dersiniz…

Ölümü Hak Edecek Yeterlilikte De Değilim Ama Medet Bekleyecek Tek Bir Kabı,

Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki…
Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı

Yaşanmış An’ın Yaşanmamış Saati Susuz Bahçenin Solmuş Gülü…

Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta…

Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana… Bunu Düşün Sükût Et…

Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında…

Arkadaşlık, Dostluk Önemlidir …

Değerini Bilmek Gerekir Sırrını Paylaşabileceğin, Derdini Anlatabileceğin,

Üzüntünü Dile Getirebileceğin, Sevincini Haykırabileceğin

Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir

Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin…

Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek…

Yok, Öyle Yağma…

Kalbini Açık Tutacaksın Hayata…

Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç…

Gözü Kör, Kalbi Kör, Yaramaz Bir Beden…

Palyaçolara Özendim… Yüzüm Sırıtırken İçime Kan Akıtıyorum…

Metafizik Âlemde Takılıyor, Patlamaya Hazır Bombaya Dönüşüyorum…

Saniyeler Var Patlamaya… İyiler Arasında Kötülük Yüklü Bir Bombayım…

Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına… İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar…

Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük…

Bir Bardak Çay Gibi Ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar

Reklamlar

Image and video hosting by TinyPic

Hizmet, Allah yolunda aklı, ilmi, malı, bedeni ve canıyla halka fayda vermek, ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermek, darda kalana el uzatmak, başkasının yükünü çekmek ve herkese rahmet olmaktır.

Arifler: “Hizmetteki edep hizmetten daha üstündür” demişlerdir.

Büyükler sûfîyi şöyle tarif ederler:

Sûfî, Allah için her şeyini feda eden kimsedir. Sûfî, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sûfî de böyledir; ona kim nasıl davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah rızasını arayanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu meşrep ve ahlâkını iyi tanımalıdır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün insanlığı ve varlıkları hizmette hedef göstererek şöyle buyurmuştur:

 “Bütün halk Allah’ın ailesi durumundadır. Onların Allah’a en sevimlisi, O’nun ailesine (kullarına) en faydalı olandır.”  1

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı kendisi için bir aile ferdi gibi görmedikçe gerçek sûfî olamaz.”2

Nakşibendi yolunun pîri Şah-ı Nakşibend hazretleri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret, şöhrette âfet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.”3

Ashaptan Abdullah b. Abbas (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescidinde itikâfa girmişti. Yanına bir adam geldi, selâm verdi ve oturdu. İbn Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

“Ey falanca! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var?” diye sordu. Adam,

“Evet, ey Allah Resûlü’nün amcasının oğlu, falancanın üzerimde velâyet hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok” dedi. İbn Abbas (r.a),

“Onunla senin hakkında konuşsam olur mu?” diye sordu. Adam,

“İstersen bir konuş” dedi. İbn Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı. Adam,

“İtikâfta olduğunuzu unuttunuz herhalde!” diye hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a),

“Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber’i (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi” dedi ve bu arada İbn Abbas’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikâftan daha hayırlıdır. Hâlbuki kim Allah Teâlâ’nın rızası için bir gün itikâfa girse Allah Teâlâ onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” 4

Hizmetin hedefi insandır. İnsanın terbiye ve terakkisine yardımcı olmayan hizmetler, aslında birer hezimet ve oyalanmadır.

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:

“Bir topluluk içinde en büyük sevabı, onlara hizmet eden alır.”  5

“İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.”  6

”Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet etmektir.”7

Menkıbe

1- Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahabenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] “-Bu gün, oruç tutmayanlar daha fazla kazandı.” buyurdu. Müslim Sıyam 100,101

2- Koca Osmanlı sultanı Yavuz Selîm Han’ın, mübarek beldeler devletine emanet edilip de hutbede kendisi hakkında:

“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hâkimi…” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:

“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi…” dedirtmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyiidrâkin bir tezâhürüdür.

3-UbeydullâhAhrar -kuddisesirruh- eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek şöyle buyurur:

“Biz bu dereceleri, tasavvuf kitaplarını okumaktan ziyâde, okuduklarımızı -imkân nisbetinde-tatbik etmek ve halka hizmet etmekle elde ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi de hizmet yolundan götürdüler”

4- Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne atfedilen şu menkıbe ne kadar ibretlidir:

Ramazan-ı Şerîf’teva’z u nasîhat için Erzurum’un bir köyüne dâvet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere, ücret karşılığında bu işleri yapan gayr-ı müslim bir hizmetçi, bir at ile gönderilmişti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhuanh-’ın Kudüs’e giderken, kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi husûsundaki ahlâk-ı hamîdesini tatbik etti. Gayr-ı müslim hizmetçi buna her ne kadar:

“–Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!” diye îtiraz etti ise de, Hazret:

“–Evlâdım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endişe ediyorsun, ben ise Allâh’ınhuzûrunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

Hikmet-i ilâhî, tam köye girecekleri esnâda, tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhuanh-’ınmisâlinde olduğu gibi, sıra hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından ferâgat ettiğini belirterek, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

“–Sıra senindir!” dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

Halk bu hâli görünce, hemen hizmetçinin etrafını sardı ve:

“–Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, şu aksakallı ihtiyar üstâdı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadâkatin?! Biz böyle mi tenbih ettik sana?!” şeklinde muhtelif ifâdelerle azarlamaya başladılar.

Durum bu minvâldeyken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meseleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. O sırada köylülerden biri hizmetçiye:

“–Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bârimüslüman ol!” dedi.

Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cevâbı verdi:

“–Eğer sizin dîninize dâvet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârekzâtındînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

Kaynak: Arifler Yolunun Edepleri ,S.Saki  Haşimi

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Selamun Aleykum Değerli Kardeşlerim,

Bugün dünya üzerindeki 61 yılımı tamamlamış bulunuyorum. Bu zaman

zarfında elime ne geçtiğini bir düşündüm…

Elimde kocaman bir sıfır olduğunu gördüm.

Sadece Rabbimin lütfu olan Sultan Seyyid Muhammed Raşit Hz.leri ve

Sultan Seyyid Gavs-ı Azam Abdulbaki Hz.lerinden başka insan tanımadığımı anladım.

Bir de onların aileleri.

İnsan derken hakiki, Rabbine kul olmuş, insanlık nedir bilen kişi demek istiyorum.

Yoksa sureta insan çok…. Hepinizin çevresinde olduğu gibi benim de çevremde öyle çok insan var ….

Gavs Hz.lerinin “Çevrenizdeki gaflet ehlinden sorumlusunuz.”

Sözünü düşündüğümde bize çok büyük bir sorumluluk yüklediğinin farkına varıyorum.

Onun için de çok çalışmalıyız diyorum..

Rabbim ne kadar ömür vermiş bilemiyoruz ama verdiği ömrü bu yolda harcamak,

olabildiğince insanlara ulaşmak ve onların hidayetine vesile olmak nasip etsin inşallah.

Allah için bu yolda gayret eden bütün kardeşlerimden Rabbim hoşnut ve razı olsun.

Hep birlikte Ümmet-i Muhammedin kurtuluşu için son nefesimize kadar

dur durak bilmeden koşalım. Yeter ki bir insan ateşten kurtulsun…

Bu birle kalmasın birler binleri, binler yüzbinleri getirsin.

Öyle çalışalım ki Efendimiz (s.a.v.)’in keyfi yerine gelsin..

O’nun keyfi yerine gelsin ki Rabbim bizden hakikaten razı olsun.

Image and video hosting by TinyPic

MÜRŞİD İLE TEVBEYE MECBUR MUYUZ?

Bir mümin, diğer mümin kardeşine: “Gel, bir Allah dostunun elinde tevbe et,

istikamet bul.” diye tavsiyede bulunduğunda bazıları bu daveti hoş görmekte.

Bazıları ise: “Ben tek başıma tevbe edemez miyim?

Tevbe için başkasına ne hacet? Tevbe için tekkeye-Mekke’ye gitmenin ne gereği var?

Ayrıca mürşidle tevbe dinde var mı? Allah ile kul arasına kimse giremez.”

diye itiraz ve tenkitte bulunmaktalar.

İlk bakışta çok makul gözüken bu itiraz ve tenkit gerçekte ne kadar haklı?

Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve

kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır.

Davetine uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan

bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.

Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar.

Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir.

Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister.

Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye daveti ihtiyatla karşılar.

Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı vardır.

Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları fark edemediği için

birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve

edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur.

Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse,

dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur.

Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür,

başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar,

hadisi inkara gider, âlimlerin sözlerini küçümser,

hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser.

Bundan dolayı mesuldür.

İstiğfar ve Tevbe Aynı Şey Değil

Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve

tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır.

İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir.

Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir.

Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir.

Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir.

Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir.

Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele etmektir.

Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir.

Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir.

İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve

o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31)

uyarısında bulunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve

güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı  (Maide/2),

kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i İmran/102-103)

Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile

beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119)

Tevbe, Ancak Cemaatle Kolay

Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam olduğu

cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır.

‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir,

nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile

kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen,

dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir.

Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlenmektir.

Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor:

“Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.”

(Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda

birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl

felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:

“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının.

Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip,

kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile

ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın.

Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa,

o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne)

üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği)

cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.”

(Tirmizî, Tabaranî)

“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir.

Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî)

“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)

Günah Çıkarma Hezeyanı ve Mürşidle Tevbe

Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘günahımı affet’ denmez.

Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur.

Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz,

bizi affetmesini istirham ederiz. Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır.

Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme,

temizleme görevi ve yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine

yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak,

gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek

şeklinde olur. Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına

en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir:

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de

Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi,

Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64)

Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe,

Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan,

onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir.

Büyük müfessir Fahruddin Razi (Rh.A.) bu ayetin tefsirinde der ki:

“Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da,

tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile

giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır.

Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i Allahu Tealâ seçmiş,

onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır.

Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen

bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir)

Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan,

Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de,

ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını

temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine

şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar.

Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler

Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir.

Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede,

tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan,

kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş,

ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır.

Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatıdır ve

o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur:

“Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’

denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların

kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5)

Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde

Allah’a yapılan tevbeyi Hristiyanların papaz önünde günah çıkarma

hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini,

Sünnet’te uygulanan bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini

bilmiyorlar demektir.

Tasavvuf büyükleri, elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir:

“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım.

Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.”

“Müminlerin Günahları İçin İstiğfar Et!”

Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve

intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir.

Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir:

“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde

bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile.

Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)

“Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın

müminlerin günahları için istiğfar et!” (Muhammed/19)

Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide:

‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle,

beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez.

Ancak: ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum;

seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime

Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da

kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin.

Beni taatında muvaffak etsin.’ der.

Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ahlâkıdır.

Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. Onlar kendileri için yaşamazlar.

Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak,

sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verirler.

Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir.

Kendi perişan haline bir damla gözyaşı dökemeyen günümüz insanı,

başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin?

Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?

Biz ağlayamadığımız için de başkasının bizim için ağlayabileceğini

düşünemiyor ve bunun bir karşılıklı menfaatler zinciri olduğunu zannediyoruz.

Rabbim cümlemize anlayış versin;

yaptığımız ve yapacağımız tevbelerimizi, ibadetlerimizi kabul etsin. Aminnn….

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Mevlid Kandili:

Image and video hosting by TinyPic

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber,

bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan

Rebiü’l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye “Mevlid Kandili” denir.

O’nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet,

zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, i

nsanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş,

dünya yaşanmaz hale gelmişti.

 Image and video hosting by TinyPic


Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı,

tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi.

O’na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O’nun doğduğu gece,

insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.

Image and video hosting by TinyPic


Bu gece, Müslümanlar arasında Yüzyıllardan beri büyük bir coşku

ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır.

Büyük Türk Âlimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı

“Vesiletün’Necat” olan mevlid kitabı O’nun doğumunu, üstünlüğünü

ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Image and video hosting by TinyPic


Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlitleri saygı ile dinlemek,

O’nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük

milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının

bir ifadesidir.
Bununla beraber, O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve

kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir.

Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

Image and video hosting by TinyPic


Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.

Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü.

Göz¬yaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi.

Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş,

sanki umumî yas ilan edilmişti!

Image and video hosting by TinyPic


Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tevhid”

inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri

kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh

yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

Image and video hosting by TinyPic


İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş,

küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı.

Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.

Image and video hosting by TinyPic


Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve

simalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle

sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya

beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti

elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, ş

efkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

Image and video hosting by TinyPic


İşte, o zât geliyordu!

Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek

eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!

Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek

Hz. Muhammed (a.s.m.) geliyordu!

Image and video hosting by TinyPic


O An…

Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi.

Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana

“hoş-âmedî”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

Image and video hosting by TinyPic


Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.

Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra

Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.

Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi.

Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.

Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam

ve eşsiz bir hadise vuku buldu:

Image and video hosting by TinyPic

Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.),

dünyaya gözlerini açtı!

Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak

sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi.

Kâinat, sevinç ve heyecan için¬de adeta,

“Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin”

diye haykırdı.

Image and video hosting by TinyPic


O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu.

Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed

Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren

bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

Image and video hosting by TinyPic

 İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen

“Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularını, düğümlerini

çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece

insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız

eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Image and video hosting by TinyPic


Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği

o gece neler oldu neler?

Image and video hosting by TinyPic


Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları

işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan

en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

Image and video hosting by TinyPic


O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp “Bu yıldızın doğduğu gece

Ahmed doğmuştur” dediler.(1)

Image and video hosting by TinyPic


Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece,

içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri

gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,

 “Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye sordu.

– “Bilmiyoruz” diye cevap verdiler.

Yahudi, “Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!

Image and video hosting by TinyPic


“Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin.

Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu.

Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım.

Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak,

üzerinde tüyler bulunan bir ben var” dedi.

Image and video hosting by TinyPic


Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar.

Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar.

“Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu.

Adını Muhammed koydular.” haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:

Image and video hosting by TinyPic


“Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?”

dediler.

Yahudi “Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir,

sonra mıdır?” dedi.

Onlar, “Öncedir ve ismi Ahmed’dir” dediler.

Yahudi, “Beni ona götürün” dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler,

içeri girdiler.

Image and video hosting by TinyPic


Peygamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar.

Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce,

üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

“Ne oldu sana, yazıklar olsun” dediler.

Image and video hosting by TinyPic


Yahudi, “Artık İsrailoğullarından peygamberlik gitti.

Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve

itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

Image and video hosting by TinyPic


“Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size,

doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük

verilecektir” dedi.(2)

Image and video hosting by TinyPic


Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya

gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında,

“Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun.

Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için

bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver.”

Image and video hosting by TinyPic


Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi,

Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan

boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)

Image and video hosting by TinyPic


Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman ibn Âs’ın annesinin

gördükleri de şöyle:

“O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş

gibi sarktıklarını gördük.”

Image and video hosting by TinyPic


Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre,

Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti

olarak bir çanakla kapattılar.

Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak

ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki.

Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış,

Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

Image and video hosting by TinyPic


Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç

ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin

kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun

başaşağı devrildiği görüldü.

Image and video hosting by TinyPic


Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp

yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin

sönüverdiği müşahede edildi.

Image and video hosting by TinyPic


Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yenidünyaya gelen zat

ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak

Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan

kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle,

ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz.

Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak

onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.

Image and video hosting by TinyPic

Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i saniyesine

yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek 4

ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve

ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.

Image and video hosting by TinyPic/>

Image and video hosting by TinyPic

CUMÂ GÜNÜNÜN SÜNNETLERİ

Image and video hosting by TinyPic

Cumâ gününün 20 sünneti ve edebi vardır. Bunlar şunlardır:

Image and video hosting by TinyPic
1- Cumâyı Perşembe’den karşılamalıdır. Meselâ; yeni ve temiz elbiseyi hazırlamalı, işleri bitirip Cumâ’yı ibâdetle geçirmeye gayret etmeli.
Image and video hosting by TinyPic
2- Cumâ günü, Cumâ namazı için gusül abdesti almalı. (Bu gusül hakkında, farz diyenler de vardır.)

Image and video hosting by TinyPic
3- Başı tıraş etmeli. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmeli ve beyaz giymeli.

Image and video hosting by TinyPic
4- Cumâ namazına mümkün olduğu kadar erken gitmeli.

Image and video hosting by TinyPic
5- Ön safa geçmek için, cemâatin omuzlarından aşmamalı.

Image and video hosting by TinyPic
6- Câmide namaz kılanın önünden geçmemeli.

Image and video hosting by TinyPic
7- Erken gidip birinci safta yer almalı.

Image and video hosting by TinyPic
8- İmam minbere çıktıktan sonra hiçbir şey söylememeli, ezanı da tekrar etmemeli.

Image and video hosting by TinyPic
9- Namazdan sonra, Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini 7 defâ okumalı.

Image and video hosting by TinyPic
10- İkindiye kadar câmide kalıp, ibâdet etmeli.

Image and video hosting by TinyPic
11- Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından anlatan âlimlerin dersinde bulunmalı.

Image and video hosting by TinyPic
12- Cumâ günü duânın kabul olduğu vakti aramalı, bunun için hep ibâdet etmeli.
 

Image and video hosting by TinyPic

13- Cumâ günü çok salevât-ı şerîfe getirmeli.

Image and video hosting by TinyPic
14- Kur’ân-ı kerîm ve Kehf sûresini okumalı.

Image and video hosting by TinyPic
15- Az veya çok sadaka vermeli.

Image and video hosting by TinyPic
16- Ana-babayı veyâ bunların ve sâlih Müslümanların ve evliyânın kabirlerini ziyâret etmeli.

Image and video hosting by TinyPic
17- Ev halkının yemeklerini bol ve tatlı yapmalı.

Image and video hosting by TinyPic
18- Çok namaz kılmalı, namaz borcu olanlar kazâ namazlarını kılmalı.

Image and video hosting by TinyPic
19- Cumâ gününü, ibâdetle geçirmeli.

Image and video hosting by TinyPic

20- İkindiden sonra, seccâde üzerinde elinden geldiği kadar;

Image and video hosting by TinyPic

“Yâ Allah! Yâ Rahman! Yâ Rahîm! Yâ Kavî! Yâ Kadir!” deyip, sonra duâ etmeli

Image and video hosting by TinyPic

ALLAH BİLİYOR

 

Image and video hosting by TinyPic

Denemekten , Çabalamaktan Yorulup Cesaretin Kırıldığında,
Bil Ki…. .
Allah Ne Kadar Uğraştığını Görüyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Kalbin Taş Kesilecek Kadar Ağladığında..
Bil Ki…. .
Allah Döktüğün Gözyaşlarını Sayıyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Hayatın Durduğunu, Zamanın aleyhine işlediğini düşündüğünde
Bil Ki…. .
Allah Seni izliyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Hayallerin Yıkılmış, Umudun Kalmamış Ve Kendi Kendine Neden Böyle Diye Soruyorsan
Bil Ki…. .
Allah Cevabını Biliyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Hiç Neden Yokken içinde Tuhaf Bir Huzur Hissettiğinde,
Bil Ki…. .
Allah Sana Fısıldıyor..
Image and video hosting by TinyPic  
Bütün işlerin Yolunda Gidiyor Ve Teşekkür Etmek için Her An Bir Neden Daha Oluyorsa,
Bil Ki…. .
Allah Seni Kolluyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Bütün Kalbinle Dilediğin şey Sonunda Gerçek Olduysa,
Bil Ki…. .
Allah Sana Gülümsüyor…
Image and video hosting by TinyPic 
Nerede Olursa n ol, Ne Düşünürsen Düşün, Ne Yaparsan Yap,
Bil Ki…. .

Allah Biliyor…….
Image and video hosting by TinyPic

Üç ayların eşiğindeyiz. Receb, Şaban ve Ramazan aylarının kendine has bir hazzı ve neşvesi vardır. Yüce Allah’ın müminlere ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir üç aylar. Yapılan duaların, isteklerin huzur-i ilahîye hemen ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günahları silip yok ettiği kandiller geçididir.

Üç ayların müminler için değeri çok büyüktür. Nitekim Efendimiz s.a.v. Receb-i şerif girdiğinde şöyle dua etmiştir:

“Allahım, Receb ve Şabanı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazana ulaştır” (Ahmed b. Hanbel)

Üç ayların gelişi bizlere, mukaddes bir zaman dilimine girişimizi hatırlattığı gibi ömür yapraklarının da bir bir döküldüğünün habercisidir. Evet, hayat su gibi akıp gidiyor. Dün, hatası ve sevabı ile geçmiştir. Gelecek günleri yaşayacağımıza dair bir garantimiz de yok. İmam Gazâlî rh.a.’in buyurduğu gibi, “Ömür dediğin üç gündür. Dün geçmiştir, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür.” Bir günlük ömrün kıymetini bilmek, yaratılış gayemize uygun olarak sadece Allah’a itaat etmek ve O’nun rızasını kazanmakla mümkündür.

Kandillerle Aydınlanan Geceler

Mevlid-i Nebî hariç diğer kandillerin hepsi mübarek üç aylar içindedir: Regâib, Berat, Mirac ve Kadir.

“Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise, amelsizlikten kurumuş kalpler için de kandil geceleri odur.” der büyükler. Kandiller gönül evlerimizi aydınlatan ışıklardır. Mübarek gecelere kandil isminin verilmesi, bugün artık kalmasa bile o gecelerde selâtîn camiler başta olmak üzere mescidlerin, tekkelerin, dergâhların sabaha kadar kandillerle aydınlatılmasından gelmekte…

Nasıl ki yakılan kandil etrafını, camiyi, mescidi aydınlatıyorsa, müminler de evrad ü ezkâr, ibadet, dua ve istiğfarla kendi ruhunu aydınlatmalıdır bu mübarek aylarda, mukaddes gecelerde. Kur’an-ı Kerim’deki benzetme ile Allah’ın nurunun bir kandil içinde yanması gibi (Nur Suresi, 35) kandil gecelerinde de ilahî nurlar ve feyzler mescidlerin, ibadet yerlerinin kubbelerinden, pencerelerinden içeri yağar, içinde yanar. Rasulullah s.a.v Efendimiz’in ifadeleriyle cemaatin üzerine ilahî bir sekine iner, Allah’ın rahmeti onları kuşatır, melekler kanatlarını onların altına serer ve Allah katındakilere onlardan bahseder. O gece Allah’ı ihlâsla ananlar, zikir meclislerinden affolunmuş olarak kalkarlar.

Üç aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman Said-i Nursî k.s, onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, müminlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret etmiştir: “Her bir hasenenin (iyiliğin ve ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i şerifte yüzden geçer, Şaban-ı muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve leyle-i Kadirde (Kadir gecesinde) otuz bine çıkar.” (Şualar, 114. Şua)

Mesela başka zamanlarda okunan her bir Kur’an harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şabanda üç yüzü aşar, Ramazanda bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin ahiret sermayesi bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Bereketli Zamanlar

Üç ayların başlangıcı olan Receb ayı, Ramazan-ı şerifin müjdeleyicisidir. Regâib ve Mirac geceleri Receb ayı içindedir.

Regaib, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelir. Cenab-ı Hakk’ın, ilahî ihsan ve manevi hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, müminler tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için Receb ayının ilk Cma gecesine “Regâib Kandili” denmiştir.

Receb ayındaki bir diğer mübarek gece de Mirac kandilidir. Mirac, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in göğe yükselerek Cenab-ı Mevlâ’nın huzuruna kabul edildiği için bu geceye Mirac gecesi denmiştir. Hz. Peygamber s.a.v. hicretten bir buçuk yıl kadar önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Cebrail a.s. vasıtasıyla Mekke’den alınmış, oradan Kudüs’deki Mescid-i Aksa’ya getirilmiş, burada peygamberlere imam olup namaz kıldırdıktan sonra Rabbü’l-Alemin’in huzuruna çıkarılmış ve pek çok ilahî ihsanla aynı gece geri dönmüştür.

, iyiliklerin çokça görülmesi sebebiyle bu aya Şaban denilmiştir. Şaban ayının on beşinci gecesi Berat kandilidir. Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “Mübarek Gece”, günahların affı ve temize çıkarılma sebebiyle “Kurtuluş Gecesi” ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de “Rahmet Gecesi” gibi adlar da verilmiştir.

Üç ayların sonuncusu ise mübarek Ramazan ayıdır. Bu mübarek ay teravih namazlarıyla, iftar ve sahurlarıyla, mukabeleleriyle, sahur öncesi teheccüdlerle, Kadir gecesiyle, hayır ve hasenatıyla, fitre ve zekâtıyla, bayramıyla sarar dünyamızı.

Alimlerimizin anlattığına göre Sahabe-i Kiram, altı ay boyunca Allah Tealâ’ya, kendilerini Ramazan ayına ulaştırması için dua ederler, yılın diğer altı ayında ise oruçlarının kabul edilmesi için Cenab-ı Hakk’a yalvarırlardı.

Üç ayların son kandili de Ramazan-ı şerif içindeki Kadir gecesidir. Kur’an-ı Kerim’de, Allah Tealâ bu ayın bin aydan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

Yeni Bir Fırsat

Üç aylar ve bu aylarda yer alan bu mübarek geceler, duaların Allah’a arz edilmesi, pişmanlık gözyaşlarıyla günahların silinmesi, yapılan ibadetlere verilen sevabın katlanması bakımından büyük fırsattır.

Peki, bu büyük fırsatı nasıl değerlendirmeliyiz?

Öncelikle böyle zamanlarda kulluğumuzu gözden geçirerek, eksik ve hatalarımızı ele almalı ve bunları düzeltebilmenin yollarını aramalıyız. Yani hesaba çekilmeden önce burada kendimizi hesaba çekmeliyiz ki ahiretteki hesabımız kolay olsun.

Üç ayları günahlarımızın affı için bir fırsat bilmeli ve bol bol tövbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Özellikle Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntıları düşünerek dua edip Allah’a yalvarmalıyız.

Eğer kaza namazlarımız varsa bunları kılmalı, kaza namazımız yoksa bile, çokça nafile namaz kılmaya çalışmalı ve özellikle geceleri iyi değerlendirmeliyiz. İmkânımız nispetinde çokça Kur’an-ı Kerim okumalıyız.

Akrabalarla, komşu ve dostlarımızla olan yakınlığımızı bir kat daha arttırmalı ve yapacağımız ziyaretlerle onların gönlünü almalıyız.

Etrafımızdaki fakir fukaraya yardım etmeli, imkânımız ölçüsünde sadaka vermeliyiz. Çünkü bu zaman dilimlerinde vereceğimiz sadakalar veya zekât bize kat kat sevap getirecektir.

Üç aylar ve mübarek geceler, öncelikle Rabbimize, ailemize, akrabalarımıza ve ülkemize karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hatalarımızdan ve günahlarımızdan tövbe etmemize vesile olmalıdır. Nitekim yüce Allah, engin rahmetine sığınıp tövbe etmemizle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Muhammed!) De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39)

Rabbim cümlemizi bu mübarek ayları hakkıyla ihya edenlerden eylesin….

Nice Ramazanlar nice üç aylar gelip geçiyor….

Acaba onlardan istifade edebildik mi?

İnşaallah bu gelecek olan üç aylara yetişebilirsek

  Rabbim cümlemize hakkıyla ihya etmeyi nasip etsin …

AMİNNNN

Bir kullanıcının fotoğrafı.

Image and video hosting by TinyPic

*Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle
ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl
ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.

Dedi ki, “Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş
bana gülümseyerek gün başlıyor.”

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir debaktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

“İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden
bozuyor?”

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi
duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi.

Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre…

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar
oluşturuyordu.

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

“Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki?
Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara
kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de
seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç
bulutlara bozuluyor mu?

Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

Kabul et gerçeği, her şey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de
burada. Bu sayede her gün ayrı bir şey öğretiyor bize;

 her gün ayrı bir ders veriyor.

 Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE.”

Dağ denize sordu:

“SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?”

Deniz, “Bak… Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin… Sustuğunda kendinden
başkalarının söylediklerini duyabileceksin…

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin…”*

Image and video hosting by TinyPic

EFENDİMİZDEN 20 ALTIN ÖĞÜT

Bir gün, bir adam

Peygamber Efendimiz’in (asm) yanına gelerek,

 “Size dünya ve ahiretle alakalı soracak

sorularım var.” der.

Bunun üzerine Peygamberimiz (asm)

o kimseye,”Ne istiyorsan sor.”

buyururlar.

Ardından o kişi ile Peygamber Efendimiz (asm)

arasında bizim de pek çok dersler

çıkarabileceğimiz şu diyalog yaşanır:

İnsanların en zengini olmak istiyorum.

Ne yapmalıyım?

Kanaatkâr olursan

insanların en zengini olursun.

İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.

İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.

Sen de insanlara faydalı ol.

İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.

Kendin için istediğini insanlar için de istersen

insanların en adili olursun.

İnsanlar içinde Allah’a en yakın,

O’nun en has kullarından

olmak istiyorum.

Allah’ı çok zikredip anar ve hatırlarsan o zaman

Allah’ın en has kulu olursun.

Muhsinlerden,

 iyilik edenlerden olmak istiyorum.

Allah’a, O’nu görüyor gibi ibadet et,

her ne kadar sen O’nu görmesen de

O seni görüyor.

İmanımı kemale erdirmek istiyorum.

Güzel ahlaklı olursan imanın kemale erer.

Kıyamet günü nur içinde

haşrolmak istiyorum.

Hiç kimseye zulmetme,

kıyamet günü nur içinde haşrolursun.

Önce kendine ve insanlara merhamet et ki;

Allah da sana merhamet etsin.

Günahlarımın azalmasını istiyorum.

İstiğfar ederek günahlarının bağışlanması için

Allah’a yalvarırsan günahların azalır.

İnsanların en kerimi olmak istiyorum.

Allah’a kullarını şikayet etmezsen

insanların kerimi olursun.

Rızkımın bol olmasını istiyorum.

Temizliğe devam edersen rızkın bol olur.

Allah ve Resulü tarafından

sevilmek istiyorum.

O zaman Allah ve Resulü’nün sevdiklerini sev,

sevmediklerini de sevme.

Allah’ın bana kızmasından kendimi

korumak istiyorum.

Kimseye kızmazsan Allah’ın gazabından

ve kızmasından kurtulursun.

Duamın kabul edilmesini istiyorum.

Haramlardan sakınırsan duaların kabul olur.

Allah’ın beni başkalarının yanında

rezil etmemesini istiyorum.

Namusunu koruyup iffetli ol ki;

insanlar yanında rezil olmayasın.

Allah’ın ayıplarımı, kusurlarımı örtmesini istiyorum.

Kardeşlerinin ayıplarını örtersen

Allah da senin ayıplarını örter.

Benim günahlarımı ne siler?

Gözyaşların, hudûun (saygıyla Allah’a kulluğun)

ve hastalıklar.

Allah yanında hangi özellikler daha faziletlidir?

Güzel ahlak, tevazu, belalara sabır

ve kazaya rıza.

Allah yanında en büyük günah hangisidir?

Kötü ahlak ve

Allah’ın emirlerine karşı gösterilen cimrilik.

Rahman Allah’ın rahmetini ne coşturur?

Gizliden gizliye sadaka vermek

ve sıla-i rahim

(akrabaları ziyaret ve görüp gözetmek).

Cehennem ateşini ne söndürür?

Oruç.

(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal,16/127-129)

Rabbim bizleri bu öğütleri dinleyen kullarından eylesin…..

AMİNNNN……

Image and video hosting by TinyPic