Category: TASAVVUFİ KONULAR


Image and video hosting by TinyPic

Hizmet, Allah yolunda aklı, ilmi, malı, bedeni ve canıyla halka fayda vermek, ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermek, darda kalana el uzatmak, başkasının yükünü çekmek ve herkese rahmet olmaktır.

Arifler: “Hizmetteki edep hizmetten daha üstündür” demişlerdir.

Büyükler sûfîyi şöyle tarif ederler:

Sûfî, Allah için her şeyini feda eden kimsedir. Sûfî, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sûfî de böyledir; ona kim nasıl davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah rızasını arayanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu meşrep ve ahlâkını iyi tanımalıdır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün insanlığı ve varlıkları hizmette hedef göstererek şöyle buyurmuştur:

 “Bütün halk Allah’ın ailesi durumundadır. Onların Allah’a en sevimlisi, O’nun ailesine (kullarına) en faydalı olandır.”  1

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı kendisi için bir aile ferdi gibi görmedikçe gerçek sûfî olamaz.”2

Nakşibendi yolunun pîri Şah-ı Nakşibend hazretleri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret, şöhrette âfet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.”3

Ashaptan Abdullah b. Abbas (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescidinde itikâfa girmişti. Yanına bir adam geldi, selâm verdi ve oturdu. İbn Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

“Ey falanca! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var?” diye sordu. Adam,

“Evet, ey Allah Resûlü’nün amcasının oğlu, falancanın üzerimde velâyet hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok” dedi. İbn Abbas (r.a),

“Onunla senin hakkında konuşsam olur mu?” diye sordu. Adam,

“İstersen bir konuş” dedi. İbn Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı. Adam,

“İtikâfta olduğunuzu unuttunuz herhalde!” diye hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a),

“Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber’i (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi” dedi ve bu arada İbn Abbas’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikâftan daha hayırlıdır. Hâlbuki kim Allah Teâlâ’nın rızası için bir gün itikâfa girse Allah Teâlâ onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” 4

Hizmetin hedefi insandır. İnsanın terbiye ve terakkisine yardımcı olmayan hizmetler, aslında birer hezimet ve oyalanmadır.

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:

“Bir topluluk içinde en büyük sevabı, onlara hizmet eden alır.”  5

“İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.”  6

”Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet etmektir.”7

Menkıbe

1- Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahabenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] “-Bu gün, oruç tutmayanlar daha fazla kazandı.” buyurdu. Müslim Sıyam 100,101

2- Koca Osmanlı sultanı Yavuz Selîm Han’ın, mübarek beldeler devletine emanet edilip de hutbede kendisi hakkında:

“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hâkimi…” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:

“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi…” dedirtmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyiidrâkin bir tezâhürüdür.

3-UbeydullâhAhrar -kuddisesirruh- eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek şöyle buyurur:

“Biz bu dereceleri, tasavvuf kitaplarını okumaktan ziyâde, okuduklarımızı -imkân nisbetinde-tatbik etmek ve halka hizmet etmekle elde ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi de hizmet yolundan götürdüler”

4- Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne atfedilen şu menkıbe ne kadar ibretlidir:

Ramazan-ı Şerîf’teva’z u nasîhat için Erzurum’un bir köyüne dâvet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere, ücret karşılığında bu işleri yapan gayr-ı müslim bir hizmetçi, bir at ile gönderilmişti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhuanh-’ın Kudüs’e giderken, kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi husûsundaki ahlâk-ı hamîdesini tatbik etti. Gayr-ı müslim hizmetçi buna her ne kadar:

“–Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!” diye îtiraz etti ise de, Hazret:

“–Evlâdım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endişe ediyorsun, ben ise Allâh’ınhuzûrunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

Hikmet-i ilâhî, tam köye girecekleri esnâda, tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhuanh-’ınmisâlinde olduğu gibi, sıra hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından ferâgat ettiğini belirterek, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

“–Sıra senindir!” dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

Halk bu hâli görünce, hemen hizmetçinin etrafını sardı ve:

“–Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, şu aksakallı ihtiyar üstâdı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadâkatin?! Biz böyle mi tenbih ettik sana?!” şeklinde muhtelif ifâdelerle azarlamaya başladılar.

Durum bu minvâldeyken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meseleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. O sırada köylülerden biri hizmetçiye:

“–Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bârimüslüman ol!” dedi.

Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cevâbı verdi:

“–Eğer sizin dîninize dâvet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârekzâtındînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

Kaynak: Arifler Yolunun Edepleri ,S.Saki  Haşimi

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic
İstikamet sözlükte, doğruluk, doğru gitmek, dürüst olmak, her işte itidal üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl üzere yürümek, adalet ve hakkaniyet üzere hareket etmek demektir.

İstikamet; dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürmek, her türlü aşırılıktan sakınmak, Allah’a itaat edip, Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetine uymak demektir. Dinimizde istikamet, bütün ibadet ve işlerini Ce nâb-ı Hakk’ın koyduğu ölçüler içinde yaparak sırat-ı müstakim üzere yaşamak demektir.

İstikamet üzere gitmenin zıddı, Kur’an’dan yüz çevirip heva ve hevesine göre yaşamaktır ki bu, hak yoldan sapmaktır. Buna dalalet denir.

İstikamet üzerine gitmek de, İslâm dinini keyfine göre bozmadan, yanlış yorum yapmadan, âyet ve delillerden en doğru manayı anlayıp sadakat ve ihlâs ile onu tatbik etmek demektir.

İstikamet, niyet, söz ve işte olur. Niyeti güzel ve doğru olmayan kimsenin, sözü sadık, işi sâlih olmaz. Gerçek mümin, yüce Allah’ın hükmüne bakar,kalbine yönelir, niyetini düzgün ve sağlam yapar.Sonra amel etmeye yönelir. Onu da dinin edebine göre yapar. Böylece içi ve dışı dengeli, güzel ve düzgün insan olur.

İstikamet, inanç, niyet,düşünce ve davranışta doğruluk ve dürüstlüğü;Allah’a yönelme ve O’nun buyruklarına uygun davranma hususunda devamlı ve tutarlı olmayı ifade eder. İstikamet, her işte ifrat ve tefritten, (aşırılık ve gevşeklikten) uzak kalmaktır. En güzel şekli, Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde dengeli giderek dinî ilme uygun yaşamaktır. İtikatta Ehl-i Sünnet inancı üzere olan, fıkıhta dört hak mezhepten birine uyan ve manevî terbiyesini gerçek tasavvuf ehlinin yolunda alan bir kimse istikamet üzeredir.

İstikamet yolu, Allah’a götüren Kur’an ve Sünnet yoludur. Bu yol, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur. Hz. Ömer (r.a), istikameti şöyle tanıtır: “İstikamet, Allah Teâlâ’nın emrettiği ve yasakladığı şeylerde dosdoğru hareket etmek ve doğru yoldan sapmamaktır.” [1][1]

Anlatıldığına göre Şiblî (k.s) şöyle demiştir:

“İstikamet, içinde bulunduğun vakti kıyamet anı olarak görmen ve ona göre Allah’a yönelmendir.” [1][2] Üstad Ebû Bekir b. Fûrek’in (rah) şöyle dediği bildirilmiştir:

“İstikamet kelimesindeki sin harfi, (Arapça’da) herhangi bir şeyi talep etmek için kullanılır. Buna göre istikametin manası şudur: İstikamet sahipleri, Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları korumada sürekli muvaffak etmesini isterler.” [1][3] Kısacası istikamet; Allah’ın emrettiği şekilde bir hayat yaşamaktır.

İstikametin Önemi

İstikamet kadar önemli ve büyük bir nimet yoktur. Mümin kulun, hakkında Allah’tan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey de bu istikamettir. Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem dünya hem de âhiret mutluluğunun garantisidir.

Hak Teâlâ, bu hususta peygamberine ve onun şahsında biz ümmetine âyet-i celilede şöyle buyurmuştur:

“Habibim! Sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tövbe edenlerle birlikte dosdoğru hareket et, istikamet üzere ol. Sana tabi olanlar da istikamet üzere davransınlar.” [1][4]

İşte bu âyette, İslâm’ın esasını teşkil eden iki ilke yer almaktadır: Emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamak ve haddi aşmamak, yani Allah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmamak. Buradaki muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.v) ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alakalı istikamet endişesi değildi. Çünkü onun zaten dosdoğru bir yol ve en güzel ahlâk üzere olduğu âyette şöyle ifade edilmiştir:

“(Ey Habibim! Sen) dosdoğru bir yol üzerindesin.” [1][5]

Allah Resûlü’nü (s.a.v) asıl üzen, korkutan ve belini büken şey, ümmetinin hali idi.

Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “Bütün Kur’an içinde Hz. Peygamber’e bu âyetten daha ağır ve da ha çetin bir âyet nazil olmamıştır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v), “Hud sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. [1][6]  Süfyan b. Abdullah (r.a), bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,

Ya Resûlullah! Bana İslâm amelleri içinde öyle bir şey söyle ki, sizden sonra kimseye bir şey sormayayım” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah Teâlâ’ya inandım de! Sonra dosdoğru ol” [1][7] buyurdular.

Yani; amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdikleri mizde ve niyetlerimizde bile dosdoğru olmak. Büyük arif İmam Kuşeyrî ise şöyle demiştir:

 “İstikamet öyle bir derecedir ki, bütün işlerin kemali ve tamamı onunla meydana gelir. Bütün hayırların elde edilmesi, bir nizama konulması istikametin bulunmasıyla mümkündür. Kim halinde istikamet üzere değilse, onun çalışması zayi, gayretleri heba olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  “İpini güzelce eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın.” [1][8]

Kim sıfatında istikamet sahibi olmazsa, bulunduğu makamdan ilerisine yükselemez ve manevî terbiyesini sıhhatli bir temel üzere kuramaz.” [1][9] İstikamet talebinin “ihdinas…” suretinde Fâtiha Sûresi’nde yer alması ve onun da 1 mümine günde en az 40 defa niyaz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikameti lâyıkıyla muhafaza etmenin güçlüğüne bir delildir.

Gavs-ı Sani Hz.lerinden şehitlik için dua isteyen kimseye;

“Şehitlik isteme istikamet iste. Çünkü istikamette Sıddıklık, doğruluk vardır.” buyurmuştur.         Tasavvufta İstikamet ve Hedef

Manevi terbiye yolunda en önemli iş, yola güzel 1 niyetle girmektir. Bu niyet, Allah rızasıdır. İstikamet, önce niyette aranır, sonra amelde  niyet güzel olursa, arkası güzel gelir; bozuk olursa, hayırlı sonuç alınamaz.

İlahi davet ve terbiye ile muhatap olan insanlar 3 gruptur: Mümin, münafık, kafir.  Bir peygamber bu 3 gruba aynı daveti yapar, fakat aynı sonucu alamaz, aynı faydayı veremez. Sonuç ve fayda, her birinin niyetine ve fiiline göre değişik olur.

Mümin, samimi olarak içi ve dışıyla Allah’a iman eder; ilahi emir ve hükümlere gücü kadar uyar, tabi olur. Bir peygamber veya varisi bu kimseye fayda verir.

Münafık, dışından inanmış gözükür, kalbiyle itiraz eder. Dışıyla itaat eder, içinden isyan eder. Dini dünya için kullanır; din ile dünya kazanmaya, itibar toplamaya çalışır.1 peygamber veya varisi bu kimseye 1 fayda veremez. Ta ki, tövbe edip ihlâs ve istikamete gelene kadar.

Kâfir ve münkir, hakka açıktan itiraz eden, düşmanlık yapan kimsedir. O da iman edip teslim olmadan peygamberden veya varisinden bir fayda göremez.

İmam Rabbânî (k.s) 1 mürşid terbiyesine girmenin hedefini kısaca şöyle belirtmiştir: “Bir mürşid terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.“[1][10]

İstikamet, dilde kalmamalıdır insan içi, dışı, dili, hali ve ameli ile dinen istenen sıfatta olmadıkça, gerçek istikamete ulaşmış olmaz. Ben doğru bir insanım, demek yetmez, güzel hâl istenir. Kimi seviyorsan onunla aynı yolda, aynı halde, aynı ahlâkta ol; sevgin dilde kalmasın, sevginde yalancı olma, sevdiğinin hallerine yabancı kalma.  Allah dostlarını seviyorsan onlara benze, onların yaptığı güzel amellerden sen de yap, onlar gibi zikir ehli ve halka karşı merhametli ol! İstikametin sonu cennettir. Cennet yolunda, boş dava değil, sağlam iman ve güzel amel istenir. Bütün bunlar, yüce Allah’ın özel rahmeti ile olur.

Menkıbe

Müridlerden biri Beyazid-i Bistamî’nin (k.s), peşinden yürüyordu. Onun ayak izlerine basarak ilerliyordu. İçinden de, ‘Şeyhe uymak, izinden gitmek işte böyle olur’ diye düşünüyordu. Bir ara, Beyazid-i Bistami ‘ye, “Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de bereket için yanımda taşısam, feyzinizi alsam” diye istirhamda bulundu. Hazret, adamın sözde kaldığını, zahirle yetindiğini, güzel ahlâk ve sıfatı ihmal ettiğini biliyordu. Onu şöyle uyardı:

“Evladım, sen istikamet üzere olup benim yaptıklarımı yapmadıktan sonra kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen, sana fayda vermez.” [1][11]

Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır. Bu yol, sünnet-i seniyyeye uymaktan başka bir şey değildir. Her şeyi ile dinin hizmetçisidir; dinin geçek yönünün anlaşılmasına ve gerçek hâliyle yaşanmasına hizmet eder. Bütün zevkler, vecdler, keşifler, kerametler, hâller, sadece dinin anlaşılmasına destek ve güzelce yaşanmasına birer delil yapılmalıdır. Bu yolda böyle şeyler istenmez, beklenmez, düşünülmez. Ancak 1 hikmet gereği verilirse, edeplice alınmalı, mahcup olarak tevazu ile kabul edilmelidir. Bu şeyler övünmeye değil, şükre sebep yapılmalı; nefsin keyfine değil, dinin inkişaf ve hizmetine vesile edilmelidir.

Her konuda istikameti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun hakkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zira istikamet, ibadette ifrat ve tefrite düşmeden itidali muhafaza ile Hak yolun da sebat etmek ve emirleri, emredildiği gibi ve gücünün yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu nedenle en büyük keramet istikamettir. Allah dostları, istikamet üzere olmayı şiar edinmişlerdir. Gerçek istikamet ise Allah Resûlü’nün nurlu yolunda gitmektir.

Bir defasında Hasan Basrî (k.s) pöstekisini denize serip, su üzerinde batmadan oturmuştu. Onu böyle gören Rabiatü’l-Adeviye de seccadesini havaya serip üzerine oturdu. Sonra Hasan-ı Basrî’ye şunları söyledi:

“Ya Hasan! Senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı da kuşlar yapar. Bunlar iş değil. Asıl iş yüce Allah’ın rızasını elde etmektir.”[1][12]  Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s) ise şöyle diyordu:

“Ey Hak yolcuları! Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) dininde gevşeklik ve tembelliğe asla cevaz ve imkan vermeyiniz! Zira bu yolda istikamet ve gayret, sayısız keşif ve kerametten daha faziletlidir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve keramet, dinin emirlerine riayeti artırmaya vesile olmuyorsa belâdan başka 1 şey değildir. Çeşitli vesilelerle daima söyledim; yine söylüyorum ki, cümle evliyay-ı kiram, bu din-i mübinin emir ve yasaklarına riayetkar olmayan tarikatçılığın ilhad ve zındıklık olduğu hususunda ittifak halindedirler.” Abdurrahman et-Tahi (k.s) ise;‘’Keramet peşine düşenlerin Deccalin ardına düşmesinden endişe ederim Çünkü o istidraç mahiyetinde velilerden daha çok olağanüstü haller gösterir” buyurmuştur. Büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) demiştir ki: “Kalbinde Allah’tan başka 1 muradın kalmaması için cehd ve gayret et. Bu murat sende gerçekleşince işin tamamdır. İsterse keramet ve harikalardan, manevî hâl ve tecellilerden sana bir şey verilmesin.“ [1][13]

İstikameti ve tek hedefi Allah rızası olan kimsenin, sünnet üzere güzel kulluk ve hizmet etmekten başka 1 arayışı varsa, aldanmıştır. Niyetini kontrol edip gidişatını düzeltmezse, sonuç Allah’a değil, ateşe gider.

Büyüklerden Hüseyin b. Muâz el-Belhî (k.s) demiştir ki: “Bugün İslâm’ın sırat-ı müstakim yolunda güzel ce yürüyen, yarın hakiki sırattan da selametle geçer. Burada dinin emir ve yasaklarında ayağı kaya nın, şüphesiz orada da ayağı kayar.”

Yüce Allah’ın gösterdiği istikamette gidenler O’na ulaşırlar. Buna ilâhi rızaya kavuşmak denir. Allah Teâlâ ayet-i celile de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kulundan razı olması, en büyük şeydir.” [1][14] Bu müjdeden başka 1 yücelik ve güzellik arayanlar aldanmıştır.

Tasavvuf  terbiye içindir. Terbiye, güzel kulluk içindir. Güzel kul, Yüce Rabbinin ve halkın haklarını en güzel şekilde koruyan insandır. Bu ahlakın sonu cennettir.

Sehl b. Abdullah Tüsterî’nin belirttiği gibi, kerametlerin en büyüğü, kötü ahlaklardan birisini terk edip onun yerine iyi ahlak sahibi olmaktır. [1][15]

Beyazid-i Bistamî (k.s) en büyük kerametin istikamet olduğunu söyler ve şöyle derdi:

“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman, hemen o kimsenin keramet sahibi birisi olduğuna hüküm etmeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için, İslâmiyet’in emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uymasına, hakiki İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın, bunlar  tam ise, o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazilet ve keramet sahibidir demek mümkün olmaz.” [1][16]

Allah rızasını elde etmek için, 1 farzı yapmak, binlerce sünnet ve nafileden önde gelir. Amelde önem sırasını karıştırmak,  haram ve farzları hafife alıp, nafile hükmündeki işlere dalmak, şeytanın bir hilesidir.

İstikamet, niyet ve amelde Yüce Allah’ın çizdiği yolda gitmektir. Yoksa bütün sevgiler, beklentiler ve işler azap sebebi olur. Bu tehlikeden kurtulmanın en emniyetli yolu, her işinde Kur’an ve sünneti rehber etmek, onu rehber edenlerin izinden gitmektir. Dinimiz, bize dengeyi öğretmiştir. Yeter ki, bu ölçüleri öğrenelim.

İmam Rabbânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk, cezbe ve muhabbet güzel kulluk içindir. Velayet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makam yoktur.“ [1][17]

Kıssa

Abdülhâlık Gücdüvânî Hz.leri bu meseleyi ne güzel açıklar. Bir gün kendisine sordular:

“Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu: “Bu ikisinin arasını tespit oldukça zordur. Nefis, bu isteklerin rahmani mi yahut şeytani mi olduğunu bilebilmek hususunda insanları ekseriya yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allah Teâlâ’nın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakiki kulluk budur.’’

Yüce Allah’tan gayri her şey, Allah için sevilirse güzeldir. Bir peygamber veya veli, ancak Allah için sevilir. Yüce Allah, amelde olduğu gibi, niyet ve sevgide de istikamet üzere olmamızı emrediyor. En büyük keramet, bu istikamet üzere dünya hayatını yaşamak ve tamamlamaktır. İstikametin sonu, Allah rızası ve cennettir. Bundan öte bir devlet ve saadet yoktur.

Alâeddin Attar (k.s) müridlerine şöyle derdi: “Eğer bu yolda sebat ve istikamet gösterirseniz, bir anda büyük derecelere kavuşursunuz.” [1][18]

Sırat-ı müstakim, İslâm’ın caddesidir. Dinin hedefi budur. Âyetler ve hadisler istikamet üzerinde çok durur. Kalpte, sözde, amel, ahlâk ve davranışta istikamet üzere gidilmeden İslâm dini hakkı ile tadılamaz ve yaşanamaz. Hiç şüphesiz istikamet sahibi olan kişiler gayelerine ulaşacaklar, Hak Teâlâ’nın bütün nimetlerinden faydalanıp Allah’ın rızasına ulaşacaklar. İstikamet, dünyada şeref kazandırdığı gibi ahrette de Allah’ın lütfuna erişmesine sebep olur.

İstikamet üzere yaşamanın mükâfatı ise meleklerin, onları korku ve üzüntüden emin olmalarını sağlamak ve onları cennetle müjdelemek suretiyle tatmin etmeleridir. Nitekim Hak Teâlâ bu gerçeğe işaret ederek, istikamet sahibi olan kullarını şöyle müjdelemektedir:

‘’Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip istikamet üzere yaşayanlar (var ya, ölüm anında, kabirde ve mahşerde onların) üzerine melekler iner ve onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında sizin dostunuz idik, âhiret hayatında da sizin dostlarınızız. Çok affedici, çok esirgeyici Allah’ın bir İkramı olarak, orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve İstediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” [1][19]

AŞK-I HÜSNA

Image and video hosting by TinyPic
AŞK-I HÜSNA

Bir damla gözyaşı olup gözlerden akmasa bile; belki bir zerre tefekkür olup,
yüreklerden akar ümidiyle

Evet ben aşktan söz edeceğim bu yazıda.
Ama aşkların en güzelinden, aşkların en büyüğünden,
aşkların en anlamlı olanından

Yani; Aşk-ı Hüsna’dan
Dinlemek ister misin?
O zaman birkaç dakikanı ayır ve aşağıdaki yazıyı oku.
Ama sadece gözlerinle değil,yüreğinle de oku.

Çünkü bu sadece bir yazı değil, bir Aşk.
Ve unutma Aşk gözle değil, yürekle okunur !!!

AŞK-I HÜSNA

Hidayet
Evet, görünürde tek bir kelime belki ama aslında öyle çok şey ki!..
Bu tek kelime; her türlü kötülükte yarışan, işe yaramaz, Rahmandan bihaber,

iyilikten bihaber, hatta sevmekten bile bihaber bir avareye bile aşkı öğretiyor.
Şu belki de hiçbirimizin hak etmediği halde,

En Cömert olanın, cömertliği ile
yüreklerimize karşılıksız olarak konulu verilen aşkı …

Yani; Aşk-ı Hüsna yı !!!

Ve o avare insan bir anda, yaşamın anlamını, ölümün manasını, hayatın değerlerini,

her iyiliğin bir hayır ve her hayrın bir sevap olduğunu öğrenip,
hayırda yarışanlardan, yani o yüce zikirde bahsedilen insanlardan
biri oluveriyor bu aşkla. Yaşamı baştan sona değiştiren ve belki de,

yaşanılanları ve yaşanacakları tümüyle doğrudan etkileyecek olan tek şey bu aşk.

Evet.. Günahkarlığının farkında bile olamayan aciz herhangi bir İNSAN olmaktan,

Cennette onların altlarından ırmaklar akarken kalplerinde kinden ne varsa

hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki:

” Hidayetiyle bizleri bu nimete kavuşturan Allah a hamd olsun!

Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik.
Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona varis kılındınız.”

diye seslenilir.

(Araf Suresi-43) ayetine muhatap olarak, cennetine girebilme ümidine sahip olabilen,

kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah tan başka dost bulamazsın.
“Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz.

Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini arttırırız..”

(İsra Suresi–17) ayetini okuduğu anda, bahsedilen cehennem azabının korkusundan ve

bu gazaptan korunabileceği hidayeti kendisine bahşeden Rabbine duyduğu şükran

duygusunun yoğunluğuyla, GÖZYAŞLARINI tutamayan bir KUL olma bahtiyarlığına kavuşmuştur.

Fark ettiniz mi? Ne kadar da şanslıyız . Evet, belki cennetine giremedik henüz ama

ümidimiz var. Evet, cehennemden azad olunmadık belki ama Rabbimin bizleri teselli edici birçok ayeti,

Resüllullah(a.s.)ın da, kurtuluşumuz için önerdiği birçok tavsiyesi var.

Ve en ö nemlisi, Rabbimizin bizlere bahşettiği İMAN var yüreklerimizde.
Daha ne isteriz ki şanslı olabilmek için; ”La ilahe illallah deyip de,

kalbinde bir zerre ağırlığınca İMAN bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.”

hadisindeki müjdeyi duyduktan sonra ?!!

Evet, En Büyüğe kul olma şerefine nail olan şanslı insan, eğer sen de, kendisine verilen

en büyük nimeti İMAN bilip, şükrünü eda etmekte, dünyada hiçbir şeyin
hiçbir şey karşısında kalmadığı kadar aciz kaldığını düşünenlerden;

eğer sen de, kendisine:

 Hayatının sonuna kadar Allah zikrini bir kez olsun edemeden ölecek insanlardan

ne farkın vardı da sana iman nasip edildi? Ya da bırak yaratıcısını,

Onun en sevdiği kulunu, Resulünü tanıyamadan, bilemeden son nefesini verecek

insanlardan ne farkın vardı da sana, bu insanların tanımaktan bile aciz bırakıldığı

sevgilinin sözünden çıkmaman nasip edildi?>

sorularını sorduğunda, o en güzel mahcubiyet duyguları içinde, gözyaşlarını sadece

Onun rızası için dökmek lütfedilen kullardan;

Eğer sen de, karşılıksız olarak verilen bu nimetin değerinin, anlayamayacağı kadar

büyük olduğunu fark edip, Ne yaptın da bu nimeti hak ettin?

Sorusunu kendisine sorduğunda, cevap vermekten ne kadar uzak olduğunu idrak edip,

ellerinden, utanç içinde gözyaşı dökmekten başka bir şey gelmeyenlerden;

Eğer sen de, Rabbinin sınırlarını aşmaması gerektiği kendisine öğretildiği halde

günah işlediğinde bile, karşısında Onu, Rabbini yine, El-Gaffar ve El-Gafur isimleriyle

gördüğünde, utanmak kelimesinin yanında hiç kaldığı bir hicab duygusunu,

vücudunun her hücresinde, en üst seviyede hissedebilenlerden;

Eğer sen de, işlemediği amelleri aklına geldikçe, hala lütfedilen Hidayet nimetine

layık olamadığını idrak eden ve bu aklına geldikçe, hıçkırıklara boğulabilenlerden;

Eğer sen de, en büyük nimete, Müslüman olma nimetine sahip olduğunu geç anlayıp,

daha öncesinde bir sürü günah işlediğini fark edip dünyadaki en büyük pişmanlığı

yaşadıkları anda, işlediği tüm günahlara rağmen, Rablerinin, kendilerine

tövbe kapısını her zaman açık tuttuğunu bildirdiği ayetlerini okuduklarında,

o küçücük yüreklerine, yeryüzündeki tüm aşklardan daha büyük ve güzel olan aşkı,

Allah aşkını sığdırabilenlerden;

Eğer sen de, o alnı secdeye vardığı halde, Allah a en yakın olduğunu ve

Onun önünde eğilmenin en büyük şeref olduğunu düşünerek, kendini yücelmiş hissedenlerden;

Eğer sen de, Lütfun da hoş, kahrın da düsturunu kendine siper edinerek daima

mesut olmayı başarabilen bahtiyarlardan;

Eğer sen de, İşittik ve itaat ettik. ayetini rehber kılıp, duyduğu her emirde,

başka hiçbir şey düşünmeden bu zikri edebilenlerden;

Eğer sen de; -Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır. ayetindeki dönüşü

en güzel şekilde yapmak için çalışan, has niyetlilerden;

Eğer sen de, bu zamanda, sadece inancından dolayı, hiç sevilmeyen, hor görülen

ve hiç hak etmediği pek çok çirkin sıfatla anıldığı halde, bu nimete

sevinebilen Müslümanlardan;

Eğer sen de, Rabbini en güzel vekil bilip, El-Vekil ismini zikredip,

bu zamanda insanların çoğunun bilmediği bir kelimeyi: Tevekkülü, sığınak bilenlerden;

Eğer sen de, yapılacak her türlü zulme, işkenceye ve elinden alınacak her türlü

özgürlüğüne rağmen, kendini şanslı görebilecek olanlardan;

Eğer sen de, yaratıcısının; verdiği tüm güzel nimetlerine karşı,

günah işleyerek, Ona karşı büyük bir saygısızlık eden kulunun cezasını

hemen vermeyip kendisine mühlet veren, manasına gelen El-Halim

ismini öğrendiğinde, Sana gereğince hamd etmekten acizim Allah’ ım!

Sen Yüceler Yücesisin diyebilenlerden;

Eğer sen de,işlediği günah yükünün ağırlığı altında, ümidini yitirmek üzereyken,

“Allah’ın rahmet deryasındaki bunca genişliği kafirler bilseydi,

cennetten ümitlerini kesmezlerdi.”Hadis-i şerifini okuyup,

Rabbinin kafirler için göstermiş olduğu bu rahmeti gördükten sonra,

Allah’ım senin sonsuz rahmetinden sual olunmaz,

Sen merhametliler merhametlisisin, Sana sonsuz hamd-ü senalar

olsun diyebilenlerden;

Eğer sen de, tövbe etmesi için pek çok gecenin, Rabbi tarafından mübarek diye

adlandırılarak kendisine lütfedildiğini ve affa bahane ararcasına,

tek bir damla gözyaşının bile bağışlanmaya vesile kılındığını öğrendiğinde,

dilleri sustuğu halde, gözleri ve yürekleri ile

Rabbim BENİ AFFET!! AFFET BENİ…

Diye nida edebilen nadir insanlardan olmak lütfedilenlerden biri isen;

NE MUTLU SANA!!! NE MUTLU YÜREĞİNE Kİ:

Yüreğinde En Güzeli taşıyabiliyorsan, en güzel yürek senin demektir…

Ya Rabbi Cümlemize böyle güzel yürekler nasip et.

İman-ı kamil nasip et.

İhsanı nasip et. İhlası ikram eyle bizlere..

Hamd Alemlerin Rabbi Olan Allah’a,

Salat ve Selamların en Güzeli de Efendimiz (s.a.v.) e olsun.

Büyüklerin duası daima üzerinize ve üzerimize olsun.

Rabbime emanetsiniz can dostlarım….

EDEB

Image and video hosting by TinyPic
   EDEB

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer. Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer. Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır.

Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmişlerse, Efendimi zin edebine uyarak elde etmişlerdir. Büyük veli Seriy es-Sakati: (k.s): “Edeb, aklın tercümanıdır.” demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz.

İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz. Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve halifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz. Arifler: “Önce usul, sonra vusul” demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş:

“Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız.”

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir.

Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.                           

EDEB, KALBTE, SÖZDE VE FİİLDE OLUR

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir.

Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir.

Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allah’u Teâlâ’yı zikretmekten ibarettir. Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:“Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s): “gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur” derdi.

Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur.”

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir.

Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır.

Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca  güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar:

“Edep Yâ Hû!”

YA SEVGİ YA EDEP…

 Allah için seven mümin, nefsinin keyfini değil, dinin ölçüsünü esas alır.

Din, kimi ve neyi sevmeyi emrediyorsa, mümin de onları sever, sevmelidir.

Buradaki sevgiden maksat, o şeyin sevilmesi ve hürmet edilmesi gerektiğini kabul edip, ona karşı gereken edebi korumaktır.

Allah için sevmek, Allah vergisidir; onu Allah’tan istemelidir.

 Muhabbet müdahale istemez, zorlamakla sevgi artmaz.

iş, onlara karşı davranışlarında adaletli olmak ve haklarına dikkat etmektir.

 Fakat her halde edep ve hukuk korunmalıdır. Mesela, her mümini sevmemiz ve üzerimize düşen hizmetlerini görmemiz emredilmiştir. Biz bazı müminleri sıcak bir sevgi ile sevemezsek, kendisiyle muhabbet edemesek bile, ona karşı edepli davranmamız gerekir.

 Mümin kardeşlerimizi nefsimiz kadar sevemesek de, onları kendimizden kötü görmemeliyiz. Beğenmesek de saygılı olmak zorundayız. Muhabbet olmasa da adalet bulunmalı, edep korunmalıdır. Bir insan hanımını ve çocuklarını Allah için sevmelidir.

 Diyelim ki kalbinde onlara karşı bir sevgi kalmadı. Bu durumda yapılacak

 

 Kalbimde bir sevgi yok diye onlara soğuk tavırlarla zulüm ve haksızlık yapmak,  sert davranmak, hatır yıkmak, haklarını ihmal etmek helal değildir. Böyle yaparsa zulüm yapmış olur, vebale girer. Bir hanım için de aynı şey söz konusudur.

 Bir mümin, manevi terbiyesine girdiği mürşidini Allah için çok sevmelidir. Sevilmesi gerektiğini bilmelidir. Fakat kalbinde ona karşı sıcak bir sevgi bulmazsa, bu durumda vesveseye düşmeye gerek yoktur.

 Hak yolcusu zahirî edebini korur ve ameline sarılırsa, terbiyesi devam eder, feyzi kesilmez. Kâmil mürşitler muhabbetin Allah vergisi olduğunu bilirler.

 Onlar zoraki muhabbet beklemezler. Zahirî edeplere dikkat edilmesini yeterli bulurlar. Edebe dikkat edene feyz ve terbiye vermeye devam ederler.

 Çünkü doktor hastasından kendisini sevmesini değil, tavsiye ve talimatlarına uymasını ister. Talimata uyan şifa bulur.

 Ancak insan kusuru kendinde arar, tevazu gösterir, boynunu büker ve Allah’u-tealadan yardım isterse, Allah’u-tealâ ona dostlarını sevdirir…

Sevgi dolu bir dünyada var olmak ümidiyle, Selam, sevgi, saygı ve dua ile, Allah’u-tealaya Emanet olun.

 

  Image and video hosting by TinyPic

 

MÜRŞİDDEN MAKSAT

Image and video hosting by TinyPic

Mürşide gitmekten maksat, Allah rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak,

hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak,

kısaca manevi bir hicret yapmaktır.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“Fitneler etrafı sardığı bir zamanda ibadete yönelen kimse,

sanki bana hicret etmiş gibidir.”

buyuruyor.
Bir mürşide giden kimse, fitneden kaçıp hak yolundaki cemaate koşmakta,

isyandan kaçıp takvaya sarılmaktadır.

Bu, Allah ve Resûlü için yapılmış bir hicret çeşididir. Bu hicretin sonu

Allah rızasıdır.
Kamil mürşit yeryüzünde en şerefli, en kıymetli, en gerekli ve en zor işi üstlenmiştir.

O aynı zamanda en büyük bir emaneti taşımaktadır.

Çünkü kâmil mürşid Hz Peygamber’in (s.a.v) varisi olarak takva imamlığını ve

insanları terbiye işini yürütmektedir. Mürşide gitmenin en önemli hedefi,

bu iman ve irfan kervanına katılıp imanımızı muhafaza etmektir.

Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s), mürşidin gerekliliği hakkında şöyle diyor:

“Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşat edecek bir kimse bulamadığı zaman,

irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli;

yanında kalmalı, terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapsından ayrılmamalıdır.”

Takva yolunda imam olan bir arifi sevmek ve desteklemek imanın bir parçasıdır.

 Şu hadis-i şerifteki müjdeye bakınız:

“Kim Allah yolundaki bir imamı desteklemek ve yüceltmek için yanına giderse,

o kimse Allah’ın himayesinde olur; bu uğurda göreceği her sıkıntının sevabını Allah verir.”

Allah için Çıkılan Yolun Sonu Cennettir.

Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk faydası, Allah için sevginin ve ziyaretin sevabına ulaşmaktır.

 Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bu konuda şu müjdeleri vermiştir.

“Size Cennet ehli olanlarınızı haber vereyim mi?

Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini

Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir.”

“Allahu Teala buyurur ki:

” Benim için birbirini sevenleri, birbirini arayıp soranları birbirini ziyaret edenleri,

birbirine ikramda bulunanları, bir araya gelip meclis kuranları muhakkak ben de severim.”

  “Kim bir hastayı ziyaret ederse veya Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giderse,

görevli bir melek yoluna çıkıp: Güzel bir iş ettin, bu yürüyüşün hoş oldu,

Cennette kendine bir ev hazırladın, sana müjde olsun! Diye seslenir.”

Allah için sevginin ve ziyaretin bundan başka bir hediyesi olmasa bile,

bu kadarı insana yetmez mi? Allah’ın bir kulunu sevmesinden, ondan razı olup

cennet ve cemalini seyretme nimetini vermesinden daha güzel ne vardır?

Hele bu ziyaret edilen kimse, halkın irşadı ile görevli bir Allah dostu olursa,

ziyaretin fazilet ve bereketi daha fazla olur.

Allah dostu deyince, hemen keşif ve keramet aranmamalıdır.

Kâmil mürşidin en büyüt alameti Kur’an ve sünnet ahlakı üzere yaşamasıdır.

Havada uçmak, suda yürümek, ateşi yutmak, bir anda dünyanın öbür ucuna gidip gelmek

gibi şeyler, veli olmak için şart ve lazım değildir. Allah’ın izniyle bunlar mümkün şeylerdir,

fakat bu tür şeyler velide bulunmadığı zaman, o bir noksanlık değildir.

Velide ilahi aşk ve edep lazımdır. Buna kısaca istikamet denir.

Bir kimse bu yolun büyüklerinin elinden tutup irşat halkalarına girince,

Sadat-ı Kiram’ın himmet ve tasarrufları altına girmiş olur.

Bu himmet ve bereket onun kalbinde ilahi muhabbet meydana getirir.

Bunun bir sonucu olarak o kimsede günahlardan şiddetle kaçınma duygusu ve

ibadetleri tatlılıkla yapma arzusu oluşur. Bu büyüklerin meclisine katılan insanın

ruhu sevinir, kalbi rahatlar, gönlü huzurla dolar.

İnsan Rabbül âlemine kulluk yapmanın sevincini yaşar.

İşte bu, Yüce Sadatların elinden tutmanın

bereketiyle Allahu Teâlâ’nın kuluna ikram ettiği bir hâldir.

Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize varis olan bu Allah dostlarının eli,

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin elini temsil etmektedir.

Onlara tutunan kimse hiç kopmayan nurlu bir halkaya tutunmuş olmaktadır.

Nakşibendî büyükleri, insanın terbiyesi için üç şeyin elde edilmesini gerekli görmüşlerdir.

Bu üç temel esas Muhabbet, İhlâs ve Teslimiyettir.

Rabbim cümlemizi bu yolda hakiki olanlardan eylesin inşallah…

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Dünya nüfusunun üçte biri Müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan… Tek olan Allah’a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.’in bu mübarek sözlerinin hemen peşinden ifade buyurmuş olduğu hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz s.a.v. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” diye başlayıp, sözlerine şöyle devam etmişti: “Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!”

İnanıyorsak Sevmemiz Lazım
İnananlar olarak birbirimizi seviyor muyuz? Ya da soruyu şöyle soralım: Yeteri kadar seviyor muyuz?
İşte bunu anlamak için yine Efendimiz s.a.v.’in yukarıdaki iki mübarek cümleden sonra söylediğini ne kadar uyguladığımıza bakmalıyız. Şöyle buyurmuştu:  “Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz 1 şeyi size işaret edeyim mi? Aranızda selamlaşmayı yayın.” (Müslim, İman 22)
Hepimiz cennete girmek ve oradaki nimetlerle birlikte, en büyük nimet olan Allah’ın cemalini seyretmek istiyoruz. Buna ulaşmak, iman etmekle mümkün. İman ettik diyoruz ama imanın hakikatine ulaşabilmiş mi yiz? Bunu anlayabilmek için şöyle kendimizi bir yoklamalıyız. Kalbimize bakmalıyız. “Mümin kardeşlerimi seviyor muyum veya ne kadar seviyorum?” diye sormalıyız kendimize.
İnsan en kolay kendini kandırır. Sorumuza cevap ararken temennilerimizi gerçek zannedip yanılmak yerine sabit ölçülerle hareket etmek gerekir. Efendimiz s.a.v.’in bu konuda koyduğu ölçü de şudur:
“Sizden biriniz, kendisi için sevdiği bir şeyi mümin kardeşi için de sevmedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olamaz.” (Buharî, İman 6)
Şimdi dürüstçe cevap verelim: Seviyor muyuz? Sevebiliyor muyuz? Gönlümüz ne durumda?Kardeşlerimizin derdiyle ne kadar dertleniyoruz? Hakikaten 1 ve beraber miyiz? Bir araya gelebiliyor muyuz? Birlikte neyi paylaşıyoruz, güzellikler mi üretiyoruz, soğuk rüzgârlar mı esiyor aramızda? Kardeşlerimizin Hakk’a ve hayra yönelmesine, yol almasına, şevkine ve heyecanına katkıda bulunabiliyor muyuz?
Müminler olarak aramızdaki bağlarla ilgili önemli eksiklerimiz olduğunu kabul etmeyen yoktur sanırız. Peki, çare nedir?

Selam, Bir Sihirli Kelime
Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in aramızdaki sevginin anahtarı olarak tavsiye buyurduğu uygulamayı hatırlayalım en başta: Selamı yaymak… Efendimiz s.a.v. ne buyurduysa ölçü odur. Selamı yaydığımızda Yüce Mevlâ aramıza sevgi koyacak, bir muhabbet ihsan edecek ki o muhabbet imanımızı olgunluğa erdire cek. Buna tereddütsüz iman etmemiz lazım. Kalpler Allah’ın kudret parmakları arasında. Selamı yayanların kalplerine sevgiyi ihsan edecek. Tanıdığımıza tanımadığımıza selam vereceğiz ve selamı yayacağız. Ama usandırmadan, zamanı zemini kollayarak, zarafetle, selamın ne olduğunu bilerek…
Bu noktada selamın ne olduğunu, bizim için ne anlama geldiğini hatırlamakta yarar var.
“es-Selamü aleyküm” veya “selamün aleyküm” size selam olsun” demek.
Selam veren kimse selam vermekle, 99 mübarek isminden biri de “es-Selam” olan Allah’ı zikretmiş olur. “es-Selam” ismi şerifi, her türlü beladan, musibetten, kötülükten koruyanın gerçek anlamda ve sadece Allah olduğunu ifade eder.
Selam veren kişi selam verdiği kimseye güzel bir dua etmiş olur. Bu duada; “bir ismi de Selâm olan Allah size ve bütün işlerinize kefil olsun; her türlü hayrı size ihsan eylesin ve bütün kötülüklerden sizi selamette tutsun” anlamı saklıdır.
Selam verdiği kişi “aleykümselam” diye karşılık verdiğinde ise onun da Allah’ı zikretmesine, kendisine dua etmesine ve bir zararının dokunmayacağını ilan etmesine vesile olur. Selam veren kişi, muhatabına kendisinden bir zarar gelmeyeceğini de bildirmiş olur.
Selam 1güven telkini, 1emniyet iklimidir. Yani insanlara bizden endişe etmemelerini, bizim tarafımızdan onlara hiçbir zarar gelmeyeceğini selam vererek ifade etmiş oluyoruz. Hz. Ebu Bekir r.a. buyurmuştur ki; “Selam yeryüzünde Allah’ın emanı, yani ihsan ettiği güveni, emniyetidir.” O halde selamı yaymak, güveni ve huzuru yaymak demektir.

Selamı Bize Devredenler
Sahabe-i Kiram bu anlayışa ve yaşayışa sahiptiler. Onlar Efendimizin muhabbet ikliminde selamı anladılar ve son nefeslerine kadar selamı yayarak yaşadılar. Birbirlerini sevdiler, birbirleri için mallarından, canların dan geçtiler. İmanın tadıyla yaşadılar, sonraki nesillere bu tadı yaşattılar. Yüce Mevlâ’nın rızasına ve Selam yurduna ulaştılar.
Bu anlayış Sahabe-i Kiram’dan günümüze, gönülden gönüle, hayattan hayata geçerek geldi. Bu anlayışı temsil eden gönül erleri, selamı anlamak, selamı yaşamak ve selam yurduna selametle ulaşmak isteyenlere rehberlik etti; muhabbeti elde etmenin yollarını öğretti.

Kalbinde Ne Varsa Sen O’sun
Derdi olan dermanını arar, yolunu şaşıran 1 bilene sorar ya. İşte gönlünün derdine düşmüş birkaç kişi, zama nın maneviyat büyüğü Abdülhakim Hüseynî k.s.’ye hallerini arz etmişler. Demişler ki:
– Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken halimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hal bir süre daha devam ediyor. Daha sonra halimizi muhafa za edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?
Hazret elini yumruk haline getirerek şöyle buyurur:
– İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Sonra orada yanan ışığı göstererek sözlerine şöyle devam eder:
– Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık, hem karan lık olmaz. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Allah muhabbeti yok sa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için de şu dört şeye devam etmek gerekir: Mürşidi ziyaret, mürşid sohbeti, rabıta, vird…

Eksilen Şeyler mi Var?
Manevi ilim sahibi Allah dostları gönül doktorlarıdır. Nice hasta gönüller, onların ilaçlarıyla derman bulmuş tur. Doktora ve ilaca güvenmek, tedavinin başıdır.
“Eski muhabbetler kalmadı..” “Ah ne günlerdi o günler!” gibi ifadelerle muhabbetsizlikten yakınan birçok kardeşimiz var. Demek ki muhabbetin eksikliğini hissediyorlar. O zaman şöyle bir düşünelim:
Allah, eskiden de, şimdi de, gelecekte de kullarına lütuflarda bulunur. Önceden muhabbeti veren Allah şimdi de verir. Halihazırda muhabbetli nice kardeşlerimiz var.

Yüce Mevlâ, acizliğinin farkına varan, muhtaç olduğunu hisseden ve tevbe eden kuluna merhamet eder, kal bine muhabbetini koyar. O kul bu muhabbet ile bütün müminleri sever ve hayırlarda yarışır. Ama bu muhab beti kalpte korumak, hatta çoğaltmak gerekir. Bu manevi bir sermayedir. Bu da ancak maneviyat rehberleri nin tavsiyelerine uymakla mümkündür.

Hayata Muhabbet Tadı
Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri’nin yukarıdaki sohbetini esas alarak, hayatımızı manevi muhabbetle tatlandırmak, kardeşlik ruhunu diriltmek için önceliklerimizi şöyle sıralamamız mümkün:
Allah’ın samimi1 kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık 1ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan 1 gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece 1 milat, 1 başlangıç yapmak…
Şefkat nazarıyla kalbimizi ve yolumuzu aydınlatacak böyle bir Allah dostunu hayatımızdaki en büyük nimet olarak kabul etmek, Allah’ın en büyük ikramı olduğunu bilmek. 2- Onu sık sık ziyaret ederek, gıyabın da da gönül bağı demek olan manevi rabıta ile yakınlığımızı pekiştirmek. 3-Tevbeyi hayat tarzı haline getirmek. Her günü, her hatırlayışı, her unutuşu tevbe vesilesi görmek, böylece gerçekten özür dileyebilen insan olma ya çalışmak. 4- Etrafımızda bulunan insanları da bu muhabbet sofrasına davet etmek, onların da tevbe etme lerine vesile olmaya çalışmak. 5- Bizim, her şeyimizin sahibi olan Yüce Allah’ı hep hatırlamak, her adımda O’nu hesaba katmak, O’nun hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için sürekli zikri hayatın merkezine yerleş tirmek. Üstlendiğimiz günlük virdi aksatmamak. 6- Bu hassasiyetle yaşayan kardeşlerimizle beraber 1sohbet ağı oluşturmak. Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, derneklerimizi, heyetlerimizi bu önceliklerin asla göz ardı edilmediği bir çerçevede tutmak…
Gönül erleri, kalpleri manevi muhabbetle dirilten reçeteyi asırlardır böyle uygulamışlardır. Biz de bu hususları günlük yaşantımızın öncelikleri haline getirdiğimiz takdirde Allah’ın izniyle hayırlı geçmişimizin yolundan gitmiş oluruz. Selamı anlamış ve onu hakkıyla yayabilmiş olanların halini yaşarız.
Selam yurdu olan cennette Selâm olanın cemaliyle şereflenebilme duasıyla…

Ne Diyorlar? : Hz. Ömer r.a.’ın Oğlu Abdullah:
“Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem… Fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”

Ebu Talib el-Mekkî k.s. (10. yy):
“Kim Allah rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir sevginin derecesini iyice anlamışsa kardeşinin hallerine sabreder, ona teşekkür eder, yumuşak davranır, verdiği sıkıntılara tahammül eder. Tıpkı kıymetli bir şeyi isteyen kimsenin, onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerektiği gibi…”

İmam-ı Rabbanî k.s. (17. yy):
“Allah Tealâ bu yolun büyüklerine olan muhabbetinizi artırsın. Bu sevgiyi dünya ve ahiret saadetinin serma yesi bilin! Bu sevginizin artması için Allah’a dua edin! Bu sevgi, insanın İslâmiyet’e uymasını kolaylaştırır. Kalbin her an Allah ile olması bu sevgiyle elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını, karanlıklarını ve le  kelerini kalbe doldursalar, bu sevgi varsa, hiç üzülmemelidir. Ümitli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi mane vi haller ve nurlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları felaket bilmelidir ve istidraç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışın, sonra işinize bakın! Kıymetli ömrü lüzumsuz şeylerle boş yere geçirmeyin.”

İmam Gazalî rh.a. (11. yy):
“Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise kötü huyun neticesidir. Allah için sevmek ve din uğrunda kardeş olmak, Allah’a yakınlığın en faziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir.”

Mücahid b. Cübeyr k.s. (8. yy):
“Allah için sevenler güler yüz ve tatlı sözle buluştukları zaman, günahları sonbahar yaprakları gibi dökülür.”

Efendimiz’in Dilinden: Mümin Kalbin Hali
“Üç şey var ki müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hile yapmaz. Bunlar:
1-Allah için amelde ihlâslı olmak. 2-Önündeki lidere karşı sadık ve samimi davranmak. 3-Cemaate sımsıkı sarılmak… Şüphesiz müminlerin (birbirlerine yaptıkları) duaları onları destekler.”

Allah’ın Dostları
“Kıyamet günü Arş-ı Azam’ın etrafında bir takım insanlar için kürsüler kurulacak. Onların yüzleri ayın ondördü gibi parlayacak. İnsanlar feryat ederken onlar sakin olurlar, insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar Allah’ın korku ve kederleri olmayan gerçek dostlarıdır.” Bu sözleri üzerine kendisine “Onlar kimler ey Allah Rasulü?” diye sorulunca şöyle cevap verdiler: “Onlar Allah için birbirini sevenlerdir.”

Allah’ın Sevgisi
“Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim için birbirini seven, birbirini ziyaret eden, birbirine bol bol ihsan eden ve yardımda bulunanlara sevgim hak oldu.”

İki El Gibi
“Birbirini Allah için seven iki kardeşin buluşması, biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Ne zaman böyle iki mümin bir araya gelse, Allah Tealâ birini diğerinden faydalandırır.”
En Büyük Kötülük “Mümin kişiye kötülük olarak, din kardeşine hakarette bulunması yeter.”

Sohbetin Meyveleri : Şehabeddin Sühreverdî k.s. (12. yy):
“Sohbet, insanın iç aleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar. Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur.
Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükun bulur. Allah’a yönelmenin yolunu bulur ve O’na yönelir.
Bunun örneği seslerde görülür. Sesler bir araya gelip birleşince daha gür olarak çıkar ve etraftaki engelleri aşar ve yayılır.”

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k.s. (19. yy):
“Sohbetin 3 faydası vardır. 1.si hayır ehli kişilerle sohbette bulunmak, Hak yolcusunu eski haline dönmekten ve tembellikten alıkoyar,onu kötülük işlemekten uzaklaştırır.Kötülüklerden uzaklaşmak onu kötülük işlemek ten kurtarır. İtaate yakın olmak ise nefse hakim olmaya götürür. Böylece, sohbetin bereketi ve ruhaniyetin kuvveti, Hak yolcusunun işlerini kolaylaştırır.
2.si, kalplerin anlaşılması sadece sohbetle mümkün olur. Sohbetin tadını alan ve sohbetle hallenen kimseye başkaları tesir edemez. Huy, farkına varmadan diğer huyun tesiri altında kalır. Kişi dostunun dini üzeredir, mümin müminin aynasıdır. Aynada görülenler, o aynaya bakanların da görüntüsüdür. Bunun için Şazelî ve Nakşibendîler sohbete çok önem verirler. Biliniz ki, iki kişi arasında sohbeti çeken şey, ortak hisler ve men subiyettir. İnsanların bazıları kendilerini bazı insanlara yakın hissederler. Yani her topluluk kendisine bir sohbet halkası kurar.
3.sü, Hak yolcusu kendi nefsiyle de imtihan edilmektedir. Kendi başına kaldığı zaman şeytanın bir takım hayal, kuruntu ve bâtıl itikatlarla onu kandırması çok kolay olur. Bu kandırma yolları bozuk düşünceler, tembellik, hile, kudret, din dışılık, istidraç türü şeyler de olabilir. Şeytan, bütün bunları kişinin önüne atarak, bunları ona doğruymuş gibi gösterebilir. Bunun içindir ki, Hak yolcusunun mutlaka bir mürşidi olmalıdır. Ancak o zaman bu düşük hallerden kurtulup doğruyu bulabilir.”

Abdülkadir Geylânî k.s. (11. yy):
“Kişinin kardeşleriyle sohbeti,kardeşlerini kendine tercih etmek,cömertlik ve mertlik göstermek, onları bağış lamak ve hizmet şartıyla…Yani hiç kimse üzerinde hak iddia etmeden, hiç kimseden hak istemeden ve herke sin üzerinde hakkı olduğunu düşünerek onlarla bir arada bulunmak demektir.
Dedikleri ve yaptıkları şeylerde onlara uygun tavır göstermek, kendi aleyhine de olsa daima onlarla birlikte bulunmak, sofi kardeşleriyle sohbet etmenin edeplerindendir.
Onların lehinde mazeret gösterir, onları mazur görür. Onlara muhalefet etmeyi, onlardan uzaklaşmayı, onlar la mücadele etmeyi ve sert davranmayı terk eder. Ayıplarını görmezden gelir. Kardeşlerinin kalplerindeki sevgiyi kaybetmemeli ve onların istemedikleri şeyleri yapmaktan daima kaçınmalıdır.
Kardeşlerden biri ona gücenecek olsa, dargınlığının sona ermesi için ona iyi davranmalı, dargınlığı bitmediği takdirde bu dargınlık sona erinceye kadar ona ihsanını artırmalı ve iyi davranışını devam ettirmelidir.”

AĞLAMAK

Ağlamak…
Rahmandan kuluna bir armağan, bir rahmet!…
Ağlamak;
İçteki sıkıntıları dışa atmaktır… sıkıntılardan arınmaktır!…
Bazen sevgiliye naz! Bazen sitemdir! Bazen de anlaşılamamaktır…
Bazen pişmanlığın ifadesi…

Ağlamak;
Kaybedilene ağıt! Hüznün doruk noktası…
Resulün kaybettiği oğluna hediyesi …
Ya ResulAllah! Sen de mi? Dedirten inci taneleri…
Bazen Rabbe yöneliş!…

Bazen af dileme!…
Bazen acının inci inci dışa vurumu!
Adeta acının yıkanması… toprağa karışıp yok olması…
Bazen sevincin gözlere yığılması, ardından göz pınarlarından süzülen daneler…
Yürekte sevinç fırtınaları koparken, gözlerin mahzunluğu!
Söylemek !hissettiklerini ifade etmek insana uzakken, süzülen damlalarla bunları tek tek yazmak!
İçteki gök gürültüsünün adeta yağmuru davet edimi…
Yakubun Yusuf’a özleminin ifadesi!… Net, yalın, riyasız hiçbir kelime telaffuz etmeden tüm çıplaklığıyla,
duyguların ifadesi…
Image and video hosting by TinyPic
Ve ağlayabilmek;
Image and video hosting by TinyPic

Gece yarısı mahlukat uyurken, seccadesinde Rab bine huşuyla yönelmiş,
alın secdede, Rabbi ile buluşmanın doruk noktasında…
bir müminin gözlerinden süzülen damlalar! Belki de diğerlerinin kurtuluşuna mütesebbib!…

Image and video hosting by TinyPic

Rabbinden rahmet olarak….
Bir annenin yavrusuna özlemi, hasretinin ifadesi!…
Duygular kumkuması içindeyken kalbin birden infilak etmesi…
Image and video hosting by TinyPic

Ve gözyaşı;
Rabbinden rahmettir mü’mine!…
Bir tesellidir anneye! Sevgiliye sığınak!…
Mecnundan Leyla ya kalan hatıra!…

ve Resul-den ümmetine merhamet!…
dilin susup gözlerin konuştuğu vakittir ağlamak… ağlalamak…

cehenem ateşini söndüren nurdur, o nuru ortaya çıkaranda kişinin göz yaşlarında ifade etiği pişmanlığı,yakarışı veRabbe karşı olan acizliğini ifade etmesidir…zira ağlamakta rahmet vardır tıpkı yağan yağmurların rahmet olarak yeryüzüne inmesi gibi…..


Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören Can, mübarek bir kuldur. Akar su nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et!