Latest Entries »

Image and video hosting by TinyPic

Bir bardak çay gibidir ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…
Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda…

Göz, Dil Ve Gönül…

Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül’e Hâkimiyet Daha Güç…

Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan…

Tereddütte Kalmamak, Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek…

Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi

İnsanın İçinde Davaya, Hayata Ve İlme Karşı…

Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre, Cisme Ve An’a Karşı…

Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor,

İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun… Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok…
Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan,

Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor… Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi,

Tek Atımlık Kurşunu Kalmış Kovboy Gibi, Ölümün Soğukluğunu Hisseden Gladyatör Gibi,

Hızlı Adımlarla Çıkan Ve

Yine Hızlı Adımlarla Düşen Başarısızlıktan Korkan, Başarınca Başarısızlığı Unutan, Başarısız Bir Başarılı Gibi…
Ben Mutluluk Sınırlarını Aşıyorum… Asım’ın Nesliyiz Acıların İçinde…

Acılarımı Anıyorum Devamlı Günbegün…

Dost Görünen Düşmanlar, Düşman Olan Dostlar İle…

Aklımın Duru Olması Zihnimi Karmakarışık Yapıyor, Her Bölgesi Neden Ve Niçinler İle Dolu… Toprakta Çürüyen Beden Ve Saç,

Yoldaş Olan Kefenle Nefis, Peşime Düşen Sessiz Gölgeler…

Karanlık Sokaklarda Sessiz Ve Çaresiz Şikâyetname Hazırlamaktalar Hakkımda…

Öldü Dersiniz…

Ölümü Hak Edecek Yeterlilikte De Değilim Ama Medet Bekleyecek Tek Bir Kabı,

Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki…
Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı

Yaşanmış An’ın Yaşanmamış Saati Susuz Bahçenin Solmuş Gülü…

Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta…

Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana… Bunu Düşün Sükût Et…

Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında…

Arkadaşlık, Dostluk Önemlidir …

Değerini Bilmek Gerekir Sırrını Paylaşabileceğin, Derdini Anlatabileceğin,

Üzüntünü Dile Getirebileceğin, Sevincini Haykırabileceğin

Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir

Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin…

Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek…

Yok, Öyle Yağma…

Kalbini Açık Tutacaksın Hayata…

Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç…

Gözü Kör, Kalbi Kör, Yaramaz Bir Beden…

Palyaçolara Özendim… Yüzüm Sırıtırken İçime Kan Akıtıyorum…

Metafizik Âlemde Takılıyor, Patlamaya Hazır Bombaya Dönüşüyorum…

Saniyeler Var Patlamaya… İyiler Arasında Kötülük Yüklü Bir Bombayım…

Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına… İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar…

Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük…

Bir Bardak Çay Gibi Ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar

Image and video hosting by TinyPic

Hizmet, Allah yolunda aklı, ilmi, malı, bedeni ve canıyla halka fayda vermek, ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermek, darda kalana el uzatmak, başkasının yükünü çekmek ve herkese rahmet olmaktır.

Arifler: “Hizmetteki edep hizmetten daha üstündür” demişlerdir.

Büyükler sûfîyi şöyle tarif ederler:

Sûfî, Allah için her şeyini feda eden kimsedir. Sûfî, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sûfî de böyledir; ona kim nasıl davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah rızasını arayanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu meşrep ve ahlâkını iyi tanımalıdır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün insanlığı ve varlıkları hizmette hedef göstererek şöyle buyurmuştur:

 “Bütün halk Allah’ın ailesi durumundadır. Onların Allah’a en sevimlisi, O’nun ailesine (kullarına) en faydalı olandır.”  1

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı kendisi için bir aile ferdi gibi görmedikçe gerçek sûfî olamaz.”2

Nakşibendi yolunun pîri Şah-ı Nakşibend hazretleri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret, şöhrette âfet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.”3

Ashaptan Abdullah b. Abbas (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescidinde itikâfa girmişti. Yanına bir adam geldi, selâm verdi ve oturdu. İbn Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

“Ey falanca! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var?” diye sordu. Adam,

“Evet, ey Allah Resûlü’nün amcasının oğlu, falancanın üzerimde velâyet hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok” dedi. İbn Abbas (r.a),

“Onunla senin hakkında konuşsam olur mu?” diye sordu. Adam,

“İstersen bir konuş” dedi. İbn Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı. Adam,

“İtikâfta olduğunuzu unuttunuz herhalde!” diye hatırlatmada bulundu. İbn Abbas (r.a),

“Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber’i (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi” dedi ve bu arada İbn Abbas’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikâftan daha hayırlıdır. Hâlbuki kim Allah Teâlâ’nın rızası için bir gün itikâfa girse Allah Teâlâ onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” 4

Hizmetin hedefi insandır. İnsanın terbiye ve terakkisine yardımcı olmayan hizmetler, aslında birer hezimet ve oyalanmadır.

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:

“Bir topluluk içinde en büyük sevabı, onlara hizmet eden alır.”  5

“İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.”  6

”Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet etmektir.”7

Menkıbe

1- Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahabenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] “-Bu gün, oruç tutmayanlar daha fazla kazandı.” buyurdu. Müslim Sıyam 100,101

2- Koca Osmanlı sultanı Yavuz Selîm Han’ın, mübarek beldeler devletine emanet edilip de hutbede kendisi hakkında:

“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hâkimi…” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:

“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn / Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi…” dedirtmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyiidrâkin bir tezâhürüdür.

3-UbeydullâhAhrar -kuddisesirruh- eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek şöyle buyurur:

“Biz bu dereceleri, tasavvuf kitaplarını okumaktan ziyâde, okuduklarımızı -imkân nisbetinde-tatbik etmek ve halka hizmet etmekle elde ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi de hizmet yolundan götürdüler”

4- Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne atfedilen şu menkıbe ne kadar ibretlidir:

Ramazan-ı Şerîf’teva’z u nasîhat için Erzurum’un bir köyüne dâvet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere, ücret karşılığında bu işleri yapan gayr-ı müslim bir hizmetçi, bir at ile gönderilmişti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhuanh-’ın Kudüs’e giderken, kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi husûsundaki ahlâk-ı hamîdesini tatbik etti. Gayr-ı müslim hizmetçi buna her ne kadar:

“–Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!” diye îtiraz etti ise de, Hazret:

“–Evlâdım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endişe ediyorsun, ben ise Allâh’ınhuzûrunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

Hikmet-i ilâhî, tam köye girecekleri esnâda, tıpkı Hazret-i Ömer -radıyallâhuanh-’ınmisâlinde olduğu gibi, sıra hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından ferâgat ettiğini belirterek, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

“–Sıra senindir!” dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

Halk bu hâli görünce, hemen hizmetçinin etrafını sardı ve:

“–Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, şu aksakallı ihtiyar üstâdı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadâkatin?! Biz böyle mi tenbih ettik sana?!” şeklinde muhtelif ifâdelerle azarlamaya başladılar.

Durum bu minvâldeyken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meseleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. O sırada köylülerden biri hizmetçiye:

“–Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bârimüslüman ol!” dedi.

Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cevâbı verdi:

“–Eğer sizin dîninize dâvet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârekzâtındînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

Kaynak: Arifler Yolunun Edepleri ,S.Saki  Haşimi

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic
İstikamet sözlükte, doğruluk, doğru gitmek, dürüst olmak, her işte itidal üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl üzere yürümek, adalet ve hakkaniyet üzere hareket etmek demektir.

İstikamet; dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürmek, her türlü aşırılıktan sakınmak, Allah’a itaat edip, Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetine uymak demektir. Dinimizde istikamet, bütün ibadet ve işlerini Ce nâb-ı Hakk’ın koyduğu ölçüler içinde yaparak sırat-ı müstakim üzere yaşamak demektir.

İstikamet üzere gitmenin zıddı, Kur’an’dan yüz çevirip heva ve hevesine göre yaşamaktır ki bu, hak yoldan sapmaktır. Buna dalalet denir.

İstikamet üzerine gitmek de, İslâm dinini keyfine göre bozmadan, yanlış yorum yapmadan, âyet ve delillerden en doğru manayı anlayıp sadakat ve ihlâs ile onu tatbik etmek demektir.

İstikamet, niyet, söz ve işte olur. Niyeti güzel ve doğru olmayan kimsenin, sözü sadık, işi sâlih olmaz. Gerçek mümin, yüce Allah’ın hükmüne bakar,kalbine yönelir, niyetini düzgün ve sağlam yapar.Sonra amel etmeye yönelir. Onu da dinin edebine göre yapar. Böylece içi ve dışı dengeli, güzel ve düzgün insan olur.

İstikamet, inanç, niyet,düşünce ve davranışta doğruluk ve dürüstlüğü;Allah’a yönelme ve O’nun buyruklarına uygun davranma hususunda devamlı ve tutarlı olmayı ifade eder. İstikamet, her işte ifrat ve tefritten, (aşırılık ve gevşeklikten) uzak kalmaktır. En güzel şekli, Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde dengeli giderek dinî ilme uygun yaşamaktır. İtikatta Ehl-i Sünnet inancı üzere olan, fıkıhta dört hak mezhepten birine uyan ve manevî terbiyesini gerçek tasavvuf ehlinin yolunda alan bir kimse istikamet üzeredir.

İstikamet yolu, Allah’a götüren Kur’an ve Sünnet yoludur. Bu yol, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur. Hz. Ömer (r.a), istikameti şöyle tanıtır: “İstikamet, Allah Teâlâ’nın emrettiği ve yasakladığı şeylerde dosdoğru hareket etmek ve doğru yoldan sapmamaktır.” [1][1]

Anlatıldığına göre Şiblî (k.s) şöyle demiştir:

“İstikamet, içinde bulunduğun vakti kıyamet anı olarak görmen ve ona göre Allah’a yönelmendir.” [1][2] Üstad Ebû Bekir b. Fûrek’in (rah) şöyle dediği bildirilmiştir:

“İstikamet kelimesindeki sin harfi, (Arapça’da) herhangi bir şeyi talep etmek için kullanılır. Buna göre istikametin manası şudur: İstikamet sahipleri, Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları korumada sürekli muvaffak etmesini isterler.” [1][3] Kısacası istikamet; Allah’ın emrettiği şekilde bir hayat yaşamaktır.

İstikametin Önemi

İstikamet kadar önemli ve büyük bir nimet yoktur. Mümin kulun, hakkında Allah’tan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey de bu istikamettir. Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem dünya hem de âhiret mutluluğunun garantisidir.

Hak Teâlâ, bu hususta peygamberine ve onun şahsında biz ümmetine âyet-i celilede şöyle buyurmuştur:

“Habibim! Sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tövbe edenlerle birlikte dosdoğru hareket et, istikamet üzere ol. Sana tabi olanlar da istikamet üzere davransınlar.” [1][4]

İşte bu âyette, İslâm’ın esasını teşkil eden iki ilke yer almaktadır: Emrolunduğu gibi dosdoğru yaşamak ve haddi aşmamak, yani Allah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmamak. Buradaki muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.v) ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alakalı istikamet endişesi değildi. Çünkü onun zaten dosdoğru bir yol ve en güzel ahlâk üzere olduğu âyette şöyle ifade edilmiştir:

“(Ey Habibim! Sen) dosdoğru bir yol üzerindesin.” [1][5]

Allah Resûlü’nü (s.a.v) asıl üzen, korkutan ve belini büken şey, ümmetinin hali idi.

Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “Bütün Kur’an içinde Hz. Peygamber’e bu âyetten daha ağır ve da ha çetin bir âyet nazil olmamıştır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v), “Hud sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. [1][6]  Süfyan b. Abdullah (r.a), bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,

Ya Resûlullah! Bana İslâm amelleri içinde öyle bir şey söyle ki, sizden sonra kimseye bir şey sormayayım” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah Teâlâ’ya inandım de! Sonra dosdoğru ol” [1][7] buyurdular.

Yani; amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdikleri mizde ve niyetlerimizde bile dosdoğru olmak. Büyük arif İmam Kuşeyrî ise şöyle demiştir:

 “İstikamet öyle bir derecedir ki, bütün işlerin kemali ve tamamı onunla meydana gelir. Bütün hayırların elde edilmesi, bir nizama konulması istikametin bulunmasıyla mümkündür. Kim halinde istikamet üzere değilse, onun çalışması zayi, gayretleri heba olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  “İpini güzelce eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın.” [1][8]

Kim sıfatında istikamet sahibi olmazsa, bulunduğu makamdan ilerisine yükselemez ve manevî terbiyesini sıhhatli bir temel üzere kuramaz.” [1][9] İstikamet talebinin “ihdinas…” suretinde Fâtiha Sûresi’nde yer alması ve onun da 1 mümine günde en az 40 defa niyaz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikameti lâyıkıyla muhafaza etmenin güçlüğüne bir delildir.

Gavs-ı Sani Hz.lerinden şehitlik için dua isteyen kimseye;

“Şehitlik isteme istikamet iste. Çünkü istikamette Sıddıklık, doğruluk vardır.” buyurmuştur.         Tasavvufta İstikamet ve Hedef

Manevi terbiye yolunda en önemli iş, yola güzel 1 niyetle girmektir. Bu niyet, Allah rızasıdır. İstikamet, önce niyette aranır, sonra amelde  niyet güzel olursa, arkası güzel gelir; bozuk olursa, hayırlı sonuç alınamaz.

İlahi davet ve terbiye ile muhatap olan insanlar 3 gruptur: Mümin, münafık, kafir.  Bir peygamber bu 3 gruba aynı daveti yapar, fakat aynı sonucu alamaz, aynı faydayı veremez. Sonuç ve fayda, her birinin niyetine ve fiiline göre değişik olur.

Mümin, samimi olarak içi ve dışıyla Allah’a iman eder; ilahi emir ve hükümlere gücü kadar uyar, tabi olur. Bir peygamber veya varisi bu kimseye fayda verir.

Münafık, dışından inanmış gözükür, kalbiyle itiraz eder. Dışıyla itaat eder, içinden isyan eder. Dini dünya için kullanır; din ile dünya kazanmaya, itibar toplamaya çalışır.1 peygamber veya varisi bu kimseye 1 fayda veremez. Ta ki, tövbe edip ihlâs ve istikamete gelene kadar.

Kâfir ve münkir, hakka açıktan itiraz eden, düşmanlık yapan kimsedir. O da iman edip teslim olmadan peygamberden veya varisinden bir fayda göremez.

İmam Rabbânî (k.s) 1 mürşid terbiyesine girmenin hedefini kısaca şöyle belirtmiştir: “Bir mürşid terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.“[1][10]

İstikamet, dilde kalmamalıdır insan içi, dışı, dili, hali ve ameli ile dinen istenen sıfatta olmadıkça, gerçek istikamete ulaşmış olmaz. Ben doğru bir insanım, demek yetmez, güzel hâl istenir. Kimi seviyorsan onunla aynı yolda, aynı halde, aynı ahlâkta ol; sevgin dilde kalmasın, sevginde yalancı olma, sevdiğinin hallerine yabancı kalma.  Allah dostlarını seviyorsan onlara benze, onların yaptığı güzel amellerden sen de yap, onlar gibi zikir ehli ve halka karşı merhametli ol! İstikametin sonu cennettir. Cennet yolunda, boş dava değil, sağlam iman ve güzel amel istenir. Bütün bunlar, yüce Allah’ın özel rahmeti ile olur.

Menkıbe

Müridlerden biri Beyazid-i Bistamî’nin (k.s), peşinden yürüyordu. Onun ayak izlerine basarak ilerliyordu. İçinden de, ‘Şeyhe uymak, izinden gitmek işte böyle olur’ diye düşünüyordu. Bir ara, Beyazid-i Bistami ‘ye, “Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de bereket için yanımda taşısam, feyzinizi alsam” diye istirhamda bulundu. Hazret, adamın sözde kaldığını, zahirle yetindiğini, güzel ahlâk ve sıfatı ihmal ettiğini biliyordu. Onu şöyle uyardı:

“Evladım, sen istikamet üzere olup benim yaptıklarımı yapmadıktan sonra kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen, sana fayda vermez.” [1][11]

Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır. Bu yol, sünnet-i seniyyeye uymaktan başka bir şey değildir. Her şeyi ile dinin hizmetçisidir; dinin geçek yönünün anlaşılmasına ve gerçek hâliyle yaşanmasına hizmet eder. Bütün zevkler, vecdler, keşifler, kerametler, hâller, sadece dinin anlaşılmasına destek ve güzelce yaşanmasına birer delil yapılmalıdır. Bu yolda böyle şeyler istenmez, beklenmez, düşünülmez. Ancak 1 hikmet gereği verilirse, edeplice alınmalı, mahcup olarak tevazu ile kabul edilmelidir. Bu şeyler övünmeye değil, şükre sebep yapılmalı; nefsin keyfine değil, dinin inkişaf ve hizmetine vesile edilmelidir.

Her konuda istikameti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun hakkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zira istikamet, ibadette ifrat ve tefrite düşmeden itidali muhafaza ile Hak yolun da sebat etmek ve emirleri, emredildiği gibi ve gücünün yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu nedenle en büyük keramet istikamettir. Allah dostları, istikamet üzere olmayı şiar edinmişlerdir. Gerçek istikamet ise Allah Resûlü’nün nurlu yolunda gitmektir.

Bir defasında Hasan Basrî (k.s) pöstekisini denize serip, su üzerinde batmadan oturmuştu. Onu böyle gören Rabiatü’l-Adeviye de seccadesini havaya serip üzerine oturdu. Sonra Hasan-ı Basrî’ye şunları söyledi:

“Ya Hasan! Senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı da kuşlar yapar. Bunlar iş değil. Asıl iş yüce Allah’ın rızasını elde etmektir.”[1][12]  Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s) ise şöyle diyordu:

“Ey Hak yolcuları! Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) dininde gevşeklik ve tembelliğe asla cevaz ve imkan vermeyiniz! Zira bu yolda istikamet ve gayret, sayısız keşif ve kerametten daha faziletlidir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve keramet, dinin emirlerine riayeti artırmaya vesile olmuyorsa belâdan başka 1 şey değildir. Çeşitli vesilelerle daima söyledim; yine söylüyorum ki, cümle evliyay-ı kiram, bu din-i mübinin emir ve yasaklarına riayetkar olmayan tarikatçılığın ilhad ve zındıklık olduğu hususunda ittifak halindedirler.” Abdurrahman et-Tahi (k.s) ise;‘’Keramet peşine düşenlerin Deccalin ardına düşmesinden endişe ederim Çünkü o istidraç mahiyetinde velilerden daha çok olağanüstü haller gösterir” buyurmuştur. Büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) demiştir ki: “Kalbinde Allah’tan başka 1 muradın kalmaması için cehd ve gayret et. Bu murat sende gerçekleşince işin tamamdır. İsterse keramet ve harikalardan, manevî hâl ve tecellilerden sana bir şey verilmesin.“ [1][13]

İstikameti ve tek hedefi Allah rızası olan kimsenin, sünnet üzere güzel kulluk ve hizmet etmekten başka 1 arayışı varsa, aldanmıştır. Niyetini kontrol edip gidişatını düzeltmezse, sonuç Allah’a değil, ateşe gider.

Büyüklerden Hüseyin b. Muâz el-Belhî (k.s) demiştir ki: “Bugün İslâm’ın sırat-ı müstakim yolunda güzel ce yürüyen, yarın hakiki sırattan da selametle geçer. Burada dinin emir ve yasaklarında ayağı kaya nın, şüphesiz orada da ayağı kayar.”

Yüce Allah’ın gösterdiği istikamette gidenler O’na ulaşırlar. Buna ilâhi rızaya kavuşmak denir. Allah Teâlâ ayet-i celile de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kulundan razı olması, en büyük şeydir.” [1][14] Bu müjdeden başka 1 yücelik ve güzellik arayanlar aldanmıştır.

Tasavvuf  terbiye içindir. Terbiye, güzel kulluk içindir. Güzel kul, Yüce Rabbinin ve halkın haklarını en güzel şekilde koruyan insandır. Bu ahlakın sonu cennettir.

Sehl b. Abdullah Tüsterî’nin belirttiği gibi, kerametlerin en büyüğü, kötü ahlaklardan birisini terk edip onun yerine iyi ahlak sahibi olmaktır. [1][15]

Beyazid-i Bistamî (k.s) en büyük kerametin istikamet olduğunu söyler ve şöyle derdi:

“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman, hemen o kimsenin keramet sahibi birisi olduğuna hüküm etmeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için, İslâmiyet’in emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uymasına, hakiki İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın, bunlar  tam ise, o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazilet ve keramet sahibidir demek mümkün olmaz.” [1][16]

Allah rızasını elde etmek için, 1 farzı yapmak, binlerce sünnet ve nafileden önde gelir. Amelde önem sırasını karıştırmak,  haram ve farzları hafife alıp, nafile hükmündeki işlere dalmak, şeytanın bir hilesidir.

İstikamet, niyet ve amelde Yüce Allah’ın çizdiği yolda gitmektir. Yoksa bütün sevgiler, beklentiler ve işler azap sebebi olur. Bu tehlikeden kurtulmanın en emniyetli yolu, her işinde Kur’an ve sünneti rehber etmek, onu rehber edenlerin izinden gitmektir. Dinimiz, bize dengeyi öğretmiştir. Yeter ki, bu ölçüleri öğrenelim.

İmam Rabbânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk, cezbe ve muhabbet güzel kulluk içindir. Velayet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makam yoktur.“ [1][17]

Kıssa

Abdülhâlık Gücdüvânî Hz.leri bu meseleyi ne güzel açıklar. Bir gün kendisine sordular:

“Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu: “Bu ikisinin arasını tespit oldukça zordur. Nefis, bu isteklerin rahmani mi yahut şeytani mi olduğunu bilebilmek hususunda insanları ekseriya yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allah Teâlâ’nın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakiki kulluk budur.’’

Yüce Allah’tan gayri her şey, Allah için sevilirse güzeldir. Bir peygamber veya veli, ancak Allah için sevilir. Yüce Allah, amelde olduğu gibi, niyet ve sevgide de istikamet üzere olmamızı emrediyor. En büyük keramet, bu istikamet üzere dünya hayatını yaşamak ve tamamlamaktır. İstikametin sonu, Allah rızası ve cennettir. Bundan öte bir devlet ve saadet yoktur.

Alâeddin Attar (k.s) müridlerine şöyle derdi: “Eğer bu yolda sebat ve istikamet gösterirseniz, bir anda büyük derecelere kavuşursunuz.” [1][18]

Sırat-ı müstakim, İslâm’ın caddesidir. Dinin hedefi budur. Âyetler ve hadisler istikamet üzerinde çok durur. Kalpte, sözde, amel, ahlâk ve davranışta istikamet üzere gidilmeden İslâm dini hakkı ile tadılamaz ve yaşanamaz. Hiç şüphesiz istikamet sahibi olan kişiler gayelerine ulaşacaklar, Hak Teâlâ’nın bütün nimetlerinden faydalanıp Allah’ın rızasına ulaşacaklar. İstikamet, dünyada şeref kazandırdığı gibi ahrette de Allah’ın lütfuna erişmesine sebep olur.

İstikamet üzere yaşamanın mükâfatı ise meleklerin, onları korku ve üzüntüden emin olmalarını sağlamak ve onları cennetle müjdelemek suretiyle tatmin etmeleridir. Nitekim Hak Teâlâ bu gerçeğe işaret ederek, istikamet sahibi olan kullarını şöyle müjdelemektedir:

‘’Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip istikamet üzere yaşayanlar (var ya, ölüm anında, kabirde ve mahşerde onların) üzerine melekler iner ve onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında sizin dostunuz idik, âhiret hayatında da sizin dostlarınızız. Çok affedici, çok esirgeyici Allah’ın bir İkramı olarak, orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve İstediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” [1][19]

CUMANIZ MUBAREK OLSUN

Image and video hosting by TinyPic

EY RABBİMİZ…

Bütün ümitler sana bağlıdır, Ümitsizliğe düşürme bizi,
Ümit ver hepimize, Fazlından fazla fazla ver bize,
Ey Biricik ümidimiz, Senin adaletindir güvendiğimiz,
… Hiçbir hak senin yanında zayi olmaz , biliriz,
Hiçbir suçlu senin adaletinden kaçamaz, eminiz,
Zalimlerin katı kalplerine adaletinin korkusunu sal,
Ey adaletinden severek çekindiğimiz,
Bütün iyilikler sendendir biliriz, Zillete düşürme bizi,
Perişan etme hiçbirimizi, İyilik ver bize, Bolluk ver,
Hayır ver hepimize, Ey Keremini umduğumuz,
Affet bizi, Bağışla biz isyankarları,
Affını umuyoruz, Gufranını diliyoruz,
Ey bağışlamasını dilediğimiz, Sensiz sahibimiz,
Mülkündedir herşeyimiz, Elimizde olanlar senin elinden,
Sahip olduklarımıza sen sahipsin, Mülkünde yer ver bize,
Ey Biricik varisimiz, Saltanatın sınırsızdır senin,
Saltanatlar sensiz hükümsüzdür,
Sana kullukla sultan eyle bizi, Sana itaatle şereflendir hepimizi,
Hiç bitmeyen saltanatında ihya eyle bizi,
Ey Biricik sultanımız, Gördüklerimiz hep seni gösterir,
Duyduklarımız hep senden söz eder, Sevdiklerimiz hep seninle sevilir,
Gözümüzü senin ayetlerinle nurlandır, İşitmemizi seni ananları duymakla güzelleştir,
Kalbimizi seni sevmekle sevindir, Seni sevenleri sevmekle güzel eyle kalbimizi,
Ey! Biricik göz aydınlığımız, Rahmetin herşeyi kucaklamıştır senin,
Herşey her halinde her an, rahmetine muhtaç senin,
Rahmetini yay kalbimize, Merhametini dokundur tenimize,
Şefkatinle ferahlık ver ruhumuza, Ey! Rahmetini umduğumuz,
Gazabın haktır biliriz, İsyanımız kızdırır cehennemin alevlerini,
Kahrına galip getir rahmetini, Gazabını uzak eyle bizden,
Ey! Rahmetine sığındığımız, Herşeyin bilgisi senin yanında,
Olmuş olacak, gizli aşikar ne varsa hepsi senin ilminde,
Hiçbirşey meçhul değil sana, biliriz,
Bize eşyanın hakikatini bildir, Ey! Bilmediğimizi bize bildirenimiz,
Senki nefsimize çekemeyeceği yükü yüklemeszin biliriz,
Herşeyin anahtarı senin yanında, Zorluklarımızı lutfunla kolaylaştır,
Meşakkatlerimizi rahmetinle hafiflet, Kederlerimizi şefkatinle gider,
Ey! Kederleri açıp, meşakkatleri kaldıran rabbimiz,
Kalplerimizi en güzel hallerle hallendir,
Genişlik ver kalplerimize, Ey! Kalpleri halden hale koyan rabbimiz,
Seni bilmekle süsle kalplerimizi, Sana yakınlıkla ziynetlendir kalplerimizi,
Seni sevmekle güzelleştir, Sana inanmakla nurlandır kalplerimizi,
Senin vuslatınla ışıklandır kalplerimizi, Ümitsizliğin karanlığına düşürme kalplerimizi,
Ey! Kalplerimizi nurlandıran rabbimiz, Hidayetinle iyileştir kalplerimizi,
Ebedi saadet müjdesiyle şifa ver kalplerimize, Yokluğun acısına bırakma kalplerimizi,
Ebedi saadet müjdesiyle şifa ver kalplerimize,fena ve zeval derdiyle dertlendirme kalplerimizi,
Ey kalplerimize şifa veren rabbimiz, seni sevmekle tatmin eyle kalplerimizi,
Ebedi sevdalarına vuslat ver kalplerimizin, Senin muhabbetinle sevindir kalplerimizi,
Aşkının serinliğini ver kalplerimize, Ey! kalplerimizin sevgilisi rabimiz,
Sana yakınlıkla sevindir kalplerimizi, Seni tanımakla sıcaklık ver kalplerimize,
Sana yakınlığın hüsniyetini ver kalplerimize, Isındır kalplerimizi birbirine,
Ey! Kalplerimizi ısındıran rabbimiz, Sensin nurların nuru,
Sendendir bütün nurlar, nur ver bize, aydınlat ufkumuzu,
Ey! NUR , sensin nurları nurlandıran, sendendir ışık, sendendir gölge,
Gözaydınlığı ver bize, Aydınlat aklımızı Ey! NUR,
Sensin nurları tasvir eyleyen, sendendir suret sendendir renk,
Yüzümüzü kara çıkarma, alnımızı ak eyle, Ey NUR!,
Sensin Nurları yaratan, sendendir bütün aydınlıklar, karanlıkta bırakma bizi,
Yolumuzu aydınlık eyle Ey! NUR, Sensin Nurları takdir eyleyen,
Sendendir bütün sabahlar, Nursuz bırakma bizi, gönlümüzü aydınlık eyle,
Ey! NUR, sensin nurların tekbirini gören, sendendir bütün aydınlanmalar,
Gölgede bırakma bizi, Nur’umuzu daim eyle, Ey! NUR,
Sensin nurlardan önceki NUR, senin yaratmanla başlar bütün nurlar,
Yokluğun karanlığında bırakma bizi, başımızı Nur eyle, Ey! NUR,
Sensin Nurlardan sonraki NUR, senin taktirinle tamam olur bütün nurlar,
Kabrin karanlığında bırakma bizi, sonumuzu Nur eyle, Ey! NUR,
Sensin nurlar üstündeki NUR, senin yüceltmenl yücedir bütün nurlar,
Semamızı Nursuz bırakma, üstümüze nur eyle, Ey! NUR,
Sensin nurlara benzemeyen NUR, senin tecellilerinle aşinadır bütün nurlar bize,
Nur üstüne Nur ver bize, Nurumuzu Nur eyle, Ey! NUR,
Seni kusurdan tenzih eder, noksanlıkdan takdis ederiz,
Senden başka ilah yokki bize medet eylesin,
Birtek SENSİN, Birtek Sensin kurtuluşumuz, Birtek sensin sığındığımız,
İman ver bize, kurtuluş ver hepimize,
Bizi hiçliğin ateşinden kurtar,
Bizi senden uzaklığın cehenneminden al,
Ey! Rabbimiz…

Image and video hosting by TinyPic

Selamun Aleykum Değerli Kardeşlerim,

Bugün dünya üzerindeki 61 yılımı tamamlamış bulunuyorum. Bu zaman

zarfında elime ne geçtiğini bir düşündüm…

Elimde kocaman bir sıfır olduğunu gördüm.

Sadece Rabbimin lütfu olan Sultan Seyyid Muhammed Raşit Hz.leri ve

Sultan Seyyid Gavs-ı Azam Abdulbaki Hz.lerinden başka insan tanımadığımı anladım.

Bir de onların aileleri.

İnsan derken hakiki, Rabbine kul olmuş, insanlık nedir bilen kişi demek istiyorum.

Yoksa sureta insan çok…. Hepinizin çevresinde olduğu gibi benim de çevremde öyle çok insan var ….

Gavs Hz.lerinin “Çevrenizdeki gaflet ehlinden sorumlusunuz.”

Sözünü düşündüğümde bize çok büyük bir sorumluluk yüklediğinin farkına varıyorum.

Onun için de çok çalışmalıyız diyorum..

Rabbim ne kadar ömür vermiş bilemiyoruz ama verdiği ömrü bu yolda harcamak,

olabildiğince insanlara ulaşmak ve onların hidayetine vesile olmak nasip etsin inşallah.

Allah için bu yolda gayret eden bütün kardeşlerimden Rabbim hoşnut ve razı olsun.

Hep birlikte Ümmet-i Muhammedin kurtuluşu için son nefesimize kadar

dur durak bilmeden koşalım. Yeter ki bir insan ateşten kurtulsun…

Bu birle kalmasın birler binleri, binler yüzbinleri getirsin.

Öyle çalışalım ki Efendimiz (s.a.v.)’in keyfi yerine gelsin..

O’nun keyfi yerine gelsin ki Rabbim bizden hakikaten razı olsun.

Image and video hosting by TinyPic

MÜRŞİD İLE TEVBEYE MECBUR MUYUZ?

Bir mümin, diğer mümin kardeşine: “Gel, bir Allah dostunun elinde tevbe et,

istikamet bul.” diye tavsiyede bulunduğunda bazıları bu daveti hoş görmekte.

Bazıları ise: “Ben tek başıma tevbe edemez miyim?

Tevbe için başkasına ne hacet? Tevbe için tekkeye-Mekke’ye gitmenin ne gereği var?

Ayrıca mürşidle tevbe dinde var mı? Allah ile kul arasına kimse giremez.”

diye itiraz ve tenkitte bulunmaktalar.

İlk bakışta çok makul gözüken bu itiraz ve tenkit gerçekte ne kadar haklı?

Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve

kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır.

Davetine uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan

bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.

Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar.

Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir.

Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister.

Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye daveti ihtiyatla karşılar.

Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı vardır.

Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları fark edemediği için

birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve

edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur.

Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse,

dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur.

Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür,

başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar,

hadisi inkara gider, âlimlerin sözlerini küçümser,

hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser.

Bundan dolayı mesuldür.

İstiğfar ve Tevbe Aynı Şey Değil

Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve

tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır.

İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir.

Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir.

Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir.

Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir.

Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir.

Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele etmektir.

Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir.

Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir.

İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve

o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31)

uyarısında bulunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve

güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı  (Maide/2),

kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i İmran/102-103)

Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile

beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119)

Tevbe, Ancak Cemaatle Kolay

Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam olduğu

cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır.

‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir,

nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile

kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen,

dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir.

Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlenmektir.

Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor:

“Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.”

(Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda

birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl

felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:

“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının.

Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip,

kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile

ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın.

Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa,

o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne)

üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği)

cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.”

(Tirmizî, Tabaranî)

“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir.

Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî)

“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)

Günah Çıkarma Hezeyanı ve Mürşidle Tevbe

Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘günahımı affet’ denmez.

Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur.

Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz,

bizi affetmesini istirham ederiz. Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır.

Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme,

temizleme görevi ve yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine

yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak,

gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek

şeklinde olur. Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına

en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir:

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de

Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi,

Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64)

Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe,

Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan,

onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir.

Büyük müfessir Fahruddin Razi (Rh.A.) bu ayetin tefsirinde der ki:

“Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da,

tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile

giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır.

Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i Allahu Tealâ seçmiş,

onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır.

Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen

bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir)

Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan,

Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de,

ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını

temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine

şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar.

Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler

Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir.

Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede,

tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan,

kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş,

ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır.

Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatıdır ve

o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur:

“Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’

denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların

kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5)

Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde

Allah’a yapılan tevbeyi Hristiyanların papaz önünde günah çıkarma

hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini,

Sünnet’te uygulanan bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini

bilmiyorlar demektir.

Tasavvuf büyükleri, elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir:

“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım.

Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.”

“Müminlerin Günahları İçin İstiğfar Et!”

Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve

intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir.

Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir:

“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde

bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile.

Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)

“Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın

müminlerin günahları için istiğfar et!” (Muhammed/19)

Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide:

‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle,

beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez.

Ancak: ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum;

seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime

Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da

kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin.

Beni taatında muvaffak etsin.’ der.

Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ahlâkıdır.

Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. Onlar kendileri için yaşamazlar.

Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak,

sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verirler.

Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir.

Kendi perişan haline bir damla gözyaşı dökemeyen günümüz insanı,

başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin?

Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?

Biz ağlayamadığımız için de başkasının bizim için ağlayabileceğini

düşünemiyor ve bunun bir karşılıklı menfaatler zinciri olduğunu zannediyoruz.

Rabbim cümlemize anlayış versin;

yaptığımız ve yapacağımız tevbelerimizi, ibadetlerimizi kabul etsin. Aminnn….

Image and video hosting by TinyPic

AŞK-I HÜSNA

Image and video hosting by TinyPic
AŞK-I HÜSNA

Bir damla gözyaşı olup gözlerden akmasa bile; belki bir zerre tefekkür olup,
yüreklerden akar ümidiyle

Evet ben aşktan söz edeceğim bu yazıda.
Ama aşkların en güzelinden, aşkların en büyüğünden,
aşkların en anlamlı olanından

Yani; Aşk-ı Hüsna’dan
Dinlemek ister misin?
O zaman birkaç dakikanı ayır ve aşağıdaki yazıyı oku.
Ama sadece gözlerinle değil,yüreğinle de oku.

Çünkü bu sadece bir yazı değil, bir Aşk.
Ve unutma Aşk gözle değil, yürekle okunur !!!

AŞK-I HÜSNA

Hidayet
Evet, görünürde tek bir kelime belki ama aslında öyle çok şey ki!..
Bu tek kelime; her türlü kötülükte yarışan, işe yaramaz, Rahmandan bihaber,

iyilikten bihaber, hatta sevmekten bile bihaber bir avareye bile aşkı öğretiyor.
Şu belki de hiçbirimizin hak etmediği halde,

En Cömert olanın, cömertliği ile
yüreklerimize karşılıksız olarak konulu verilen aşkı …

Yani; Aşk-ı Hüsna yı !!!

Ve o avare insan bir anda, yaşamın anlamını, ölümün manasını, hayatın değerlerini,

her iyiliğin bir hayır ve her hayrın bir sevap olduğunu öğrenip,
hayırda yarışanlardan, yani o yüce zikirde bahsedilen insanlardan
biri oluveriyor bu aşkla. Yaşamı baştan sona değiştiren ve belki de,

yaşanılanları ve yaşanacakları tümüyle doğrudan etkileyecek olan tek şey bu aşk.

Evet.. Günahkarlığının farkında bile olamayan aciz herhangi bir İNSAN olmaktan,

Cennette onların altlarından ırmaklar akarken kalplerinde kinden ne varsa

hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki:

” Hidayetiyle bizleri bu nimete kavuşturan Allah a hamd olsun!

Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik.
Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona varis kılındınız.”

diye seslenilir.

(Araf Suresi-43) ayetine muhatap olarak, cennetine girebilme ümidine sahip olabilen,

kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah tan başka dost bulamazsın.
“Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz.

Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini arttırırız..”

(İsra Suresi–17) ayetini okuduğu anda, bahsedilen cehennem azabının korkusundan ve

bu gazaptan korunabileceği hidayeti kendisine bahşeden Rabbine duyduğu şükran

duygusunun yoğunluğuyla, GÖZYAŞLARINI tutamayan bir KUL olma bahtiyarlığına kavuşmuştur.

Fark ettiniz mi? Ne kadar da şanslıyız . Evet, belki cennetine giremedik henüz ama

ümidimiz var. Evet, cehennemden azad olunmadık belki ama Rabbimin bizleri teselli edici birçok ayeti,

Resüllullah(a.s.)ın da, kurtuluşumuz için önerdiği birçok tavsiyesi var.

Ve en ö nemlisi, Rabbimizin bizlere bahşettiği İMAN var yüreklerimizde.
Daha ne isteriz ki şanslı olabilmek için; ”La ilahe illallah deyip de,

kalbinde bir zerre ağırlığınca İMAN bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.”

hadisindeki müjdeyi duyduktan sonra ?!!

Evet, En Büyüğe kul olma şerefine nail olan şanslı insan, eğer sen de, kendisine verilen

en büyük nimeti İMAN bilip, şükrünü eda etmekte, dünyada hiçbir şeyin
hiçbir şey karşısında kalmadığı kadar aciz kaldığını düşünenlerden;

eğer sen de, kendisine:

 Hayatının sonuna kadar Allah zikrini bir kez olsun edemeden ölecek insanlardan

ne farkın vardı da sana iman nasip edildi? Ya da bırak yaratıcısını,

Onun en sevdiği kulunu, Resulünü tanıyamadan, bilemeden son nefesini verecek

insanlardan ne farkın vardı da sana, bu insanların tanımaktan bile aciz bırakıldığı

sevgilinin sözünden çıkmaman nasip edildi?>

sorularını sorduğunda, o en güzel mahcubiyet duyguları içinde, gözyaşlarını sadece

Onun rızası için dökmek lütfedilen kullardan;

Eğer sen de, karşılıksız olarak verilen bu nimetin değerinin, anlayamayacağı kadar

büyük olduğunu fark edip, Ne yaptın da bu nimeti hak ettin?

Sorusunu kendisine sorduğunda, cevap vermekten ne kadar uzak olduğunu idrak edip,

ellerinden, utanç içinde gözyaşı dökmekten başka bir şey gelmeyenlerden;

Eğer sen de, Rabbinin sınırlarını aşmaması gerektiği kendisine öğretildiği halde

günah işlediğinde bile, karşısında Onu, Rabbini yine, El-Gaffar ve El-Gafur isimleriyle

gördüğünde, utanmak kelimesinin yanında hiç kaldığı bir hicab duygusunu,

vücudunun her hücresinde, en üst seviyede hissedebilenlerden;

Eğer sen de, işlemediği amelleri aklına geldikçe, hala lütfedilen Hidayet nimetine

layık olamadığını idrak eden ve bu aklına geldikçe, hıçkırıklara boğulabilenlerden;

Eğer sen de, en büyük nimete, Müslüman olma nimetine sahip olduğunu geç anlayıp,

daha öncesinde bir sürü günah işlediğini fark edip dünyadaki en büyük pişmanlığı

yaşadıkları anda, işlediği tüm günahlara rağmen, Rablerinin, kendilerine

tövbe kapısını her zaman açık tuttuğunu bildirdiği ayetlerini okuduklarında,

o küçücük yüreklerine, yeryüzündeki tüm aşklardan daha büyük ve güzel olan aşkı,

Allah aşkını sığdırabilenlerden;

Eğer sen de, o alnı secdeye vardığı halde, Allah a en yakın olduğunu ve

Onun önünde eğilmenin en büyük şeref olduğunu düşünerek, kendini yücelmiş hissedenlerden;

Eğer sen de, Lütfun da hoş, kahrın da düsturunu kendine siper edinerek daima

mesut olmayı başarabilen bahtiyarlardan;

Eğer sen de, İşittik ve itaat ettik. ayetini rehber kılıp, duyduğu her emirde,

başka hiçbir şey düşünmeden bu zikri edebilenlerden;

Eğer sen de; -Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır. ayetindeki dönüşü

en güzel şekilde yapmak için çalışan, has niyetlilerden;

Eğer sen de, bu zamanda, sadece inancından dolayı, hiç sevilmeyen, hor görülen

ve hiç hak etmediği pek çok çirkin sıfatla anıldığı halde, bu nimete

sevinebilen Müslümanlardan;

Eğer sen de, Rabbini en güzel vekil bilip, El-Vekil ismini zikredip,

bu zamanda insanların çoğunun bilmediği bir kelimeyi: Tevekkülü, sığınak bilenlerden;

Eğer sen de, yapılacak her türlü zulme, işkenceye ve elinden alınacak her türlü

özgürlüğüne rağmen, kendini şanslı görebilecek olanlardan;

Eğer sen de, yaratıcısının; verdiği tüm güzel nimetlerine karşı,

günah işleyerek, Ona karşı büyük bir saygısızlık eden kulunun cezasını

hemen vermeyip kendisine mühlet veren, manasına gelen El-Halim

ismini öğrendiğinde, Sana gereğince hamd etmekten acizim Allah’ ım!

Sen Yüceler Yücesisin diyebilenlerden;

Eğer sen de,işlediği günah yükünün ağırlığı altında, ümidini yitirmek üzereyken,

“Allah’ın rahmet deryasındaki bunca genişliği kafirler bilseydi,

cennetten ümitlerini kesmezlerdi.”Hadis-i şerifini okuyup,

Rabbinin kafirler için göstermiş olduğu bu rahmeti gördükten sonra,

Allah’ım senin sonsuz rahmetinden sual olunmaz,

Sen merhametliler merhametlisisin, Sana sonsuz hamd-ü senalar

olsun diyebilenlerden;

Eğer sen de, tövbe etmesi için pek çok gecenin, Rabbi tarafından mübarek diye

adlandırılarak kendisine lütfedildiğini ve affa bahane ararcasına,

tek bir damla gözyaşının bile bağışlanmaya vesile kılındığını öğrendiğinde,

dilleri sustuğu halde, gözleri ve yürekleri ile

Rabbim BENİ AFFET!! AFFET BENİ…

Diye nida edebilen nadir insanlardan olmak lütfedilenlerden biri isen;

NE MUTLU SANA!!! NE MUTLU YÜREĞİNE Kİ:

Yüreğinde En Güzeli taşıyabiliyorsan, en güzel yürek senin demektir…

Ya Rabbi Cümlemize böyle güzel yürekler nasip et.

İman-ı kamil nasip et.

İhsanı nasip et. İhlası ikram eyle bizlere..

Hamd Alemlerin Rabbi Olan Allah’a,

Salat ve Selamların en Güzeli de Efendimiz (s.a.v.) e olsun.

Büyüklerin duası daima üzerinize ve üzerimize olsun.

Rabbime emanetsiniz can dostlarım….

Image and video hosting by TinyPic

 

RECEP AYININ FAZİLETİ VE AMELLERİ

Recep, Şaban ve Ramazan ayları ibadet ve maneviyat olarak diğer aylara göre daha üstün bir şeref ve fazilete sahiptir.

Hz. Resul-ü Ekrem’den (s.a.v.) nakledilen bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Recep Allah’ın büyük ayıdır. Hiçbir ay hürmet ve fazilette bu aya ulaşamaz. Bu ayda kâfirlerle savaş haramdır. Şunu bilin ki Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır. Kim Recep ayının bir gününü oruç tutarsa, Allah’ın rızasını kazanmış olur. Allah’ın gazabı ondan uzaklaşır ve cehennem kapılarından birisi onun yüzüne kapanır.”

İmam Musa Kazım’dan (a.s) şöyle rivayet edilir: “Kim Recepten bir gün oruç tutarsa, cehennem ateşi bir yıllık mesafe ondan uzaklaşır. Kim üç gün oruç tutarsa, cennet ona farz olur.” Demiştir:

“Recep benim ümmetim için mağfiret dileme ayıdır. Bu ayda istiğfar edin (tevbe edin ve bağışlanma dileyin.) Zira Hak Teala, çok bağışlayan ve rahimdir. Recep ayına “Asabb” (dökülen) denir; zira bu ayda benim ümmetimin üzerine çok rahmet dökülür. O halde şu zikri çok söyleyin:

 

“Esteğfirullahe ve es’eluhu’t-tevbe.”

“Allah’tan mağfiret ve tevbe diliyorum.”

İbn-i Babeveyh, Salim’den şöyle rivayet etmiştir:

“Ben Recep ayının sonuna bir kaç gün kala İmam Sadık’ın (a.s) yanına gitmiştim. Beni görür-görmez şöyle buyurdu:

“Ey Salim! Bu ayda hiç oruç tuttun mu?” “Hayır vallahi” dedim “ey Resulullah’ın oğlu!” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “O kadar sevap kaybetmişsin ki miktarını ancak Allah (c.c) bilir. Bu, Allah’ın üstün kıldığı ve hürmetini yücelttiği bir aydır. Bu ayda oruç tutanları kendi ikram ve değerlendirmesine mazhar kılmayı kendisine farz kılmıştır. Salim diyor ki ben: “Ey Resulullah’ın oğlu, eğer bu ayın kalan günlerini oruç tutarsam, bu ayda oruç tutanların sevabının bir kısmını elde etmiş olabilir miyim? diye sorduğumda şöyle buyurdu: “Ey Salim! Kim bu ayın sonundan bir gün oruç tutarsa, ölüm anındaki can çekişme ve rahatsızlıklardan, ölüm sonrasının dehşetinden ve kabir azabından kurtulur. Kim bu ayın sonundan iki gün oruç tutarsa, Sırat’tan kolaylıkla geçer ve kim bu ayın sonundan üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününün büyük korkusu, dehşet ve zorluklarından kurtulur ve kendisine cehennem ateşinden kurtuluş beratı verilir.”

 

BU AYDA ORUÇ TUTAMAYANLAR İÇİN ZİKİR

Kısaca Recep ayını orucuyla ilgili çok fazilet ve sevap nakledilmiştir. (Bazı mazeretlerden dolayı) Recep ayının orucunu tutamayan birisi, her gün yüz defa şu zikri söylerse recep ayının orucunun sevabını (kısmen de olsa) idrak etmiş olur:

 

“Subhan’el-İlah’il-celîl. Subhane men la yenbeğî’t-tesbîhu illa leh.

 

Subhan’el-eazz’il-ekrem. Subhane men lebise’l-izze ve huve lehu ehl.”

Anlamı: Münezzehtir yüce İlâh. Münezzehtir kendisinden başkasına tessbih ve takdis yakışmayan. Münezzehtir en büyük izzet ve kerem sahibi. Münezzehtir layık olduğu halde izzet libasını giyen. –Allah-.

BU AYDA HER GÜN NAMAZLARDAN SONRA OKUNAN DUA

Seyyid İbn-i Tavus, (r.a) Muhammed İbn-i Zekvan’dan (r.a) şöyle naklediyor: “İmam Cafer Sadık’a (a.s); “Canım sana feda olsun, işte Recep ayına girmiş bulunuyoruz; Allah’ın beni faydalandıracağı bir duayı bana öğretmenizi istiyorum” dedim. İmam (a.s) yaz diye buyurdu:

“Bismillahirrahmanirrahim”

Recep ayının her gününde akşam, sabah, gece ve gündüz kıldığın namazların ardından şu duayı oku:

“Ya men ercûhu li-kulli hayr; ve âmenu sehatehu inde kulli şerr.

 

Ya men yu’ti’l-kesîre bi’l-galîl. Ya men yu’tî men seeleh.

 

Ya men yu’tî men lem yes’elhu ve men lem ye’rifhu bi-mes’eletî iyyake

 

cemîe hayr’id-dunya ve cemîe hayr’il-ahire, vasrif annî bi-mes’eletî

 

iyyake cemîe şerr’id-dunya ve şerr’il-ahire.

 

Feinnehu ğayru mengûsin ma e’teyte ve zidnî min fazlike ya kerîm.”

Ravi şöyle devam ediyor; sonra İmam (a.s) sol eliyle sakalını tuttuğu halde sağ işaret parmağını hareket ettirerek bu duayı okudu ve ardından şu cümleleri ekledi:

 

“Ya ze’l-celâli ve’l-ikram. Ya ze’n-ne’mai ve’l-cûd.

 

Ya ze’l-menni ve’t-tavl. Harrim şeybetî ale’n-nâr.”

Anlamı: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Ey her hayrını ümid ettiğim ve her kötülükte gazabından güvencede olmayı umduğum (rabbim)! Ey aza karşılık çok veren; ey rahmet ve şefkatinden dolayı isteyene de, istemeyene de veren. Sana yalvarıyorum, dünya ve ahiret hayrının hepsinden bana da nasip buyur. Bütün dünya ve ahiret şerrini benden uzaklaştır. Kendi fazl-u kereminden bana verdiğini artır ey Kerim (Allah)!

Ey celal ve kerem sahibi, ey –sonsuz- nimetler ve cömertlik sahibi, ey bağış ve ihsan sahibi, şu beyaz sakalımı -cehennem- ateşine haram (yasak) kıl.

ANAYA BENZESİN

Image and video hosting by TinyPic

Anaya benzesin, şefkat kucağın,


Gönlüne bineni, indirme sakın.


Babadan emanet, yansın ocağın,


Muhabbet güneşi, söndürme sakın.

love<br/><a href="https://i2.wp.com/oi36.tinypic.com/2evex35.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

 

Sulanan çimenler, orağa gelir,


Veraya doğrulan, burağa gelir,


Seninde bindiğin, durağa gelir,


Devranı beyhude, döndürme sakın.

love<br/><a href="https://i2.wp.com/oi36.tinypic.com/2evex35.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İhlasa daim ol, masiyet derme,


Hidayet bulmadan, ameli yerme,


Kanatsız gönüle, kafdağı verme,


Cahili ankaya, bindirme sakın.

love<br/><a href="https://i2.wp.com/oi36.tinypic.com/2evex35.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Mansur’un malını, kim niye çalsın?


Hibedir meydana, fikreden alsın,


Herkesin azığı, sırtına kalsın!


Kimseyi yük ile, kandırma sakın!

love<br/><a href="https://i2.wp.com/oi36.tinypic.com/2evex35.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Image and video hosting by TinyPic

Mevlid Kandili:

Image and video hosting by TinyPic

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber,

bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan

Rebiü’l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye “Mevlid Kandili” denir.

O’nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet,

zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, i

nsanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş,

dünya yaşanmaz hale gelmişti.

 Image and video hosting by TinyPic


Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı,

tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi.

O’na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O’nun doğduğu gece,

insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.

Image and video hosting by TinyPic


Bu gece, Müslümanlar arasında Yüzyıllardan beri büyük bir coşku

ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır.

Büyük Türk Âlimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı

“Vesiletün’Necat” olan mevlid kitabı O’nun doğumunu, üstünlüğünü

ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Image and video hosting by TinyPic


Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlitleri saygı ile dinlemek,

O’nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük

milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının

bir ifadesidir.
Bununla beraber, O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve

kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir.

Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

Image and video hosting by TinyPic


Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.

Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden adeta mâteme bürünmüştü.

Göz¬yaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi.

Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş,

sanki umumî yas ilan edilmişti!

Image and video hosting by TinyPic


Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan “tevhid”

inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri

kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh

yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

Image and video hosting by TinyPic


İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş,

küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı.

Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hale gelmişti.

Image and video hosting by TinyPic


Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve

simalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalpleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle

sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya

beşerin daha fazla katlanmasına Allah’ın sonsuz merhameti

elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, ş

efkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

Image and video hosting by TinyPic


İşte, o zât geliyordu!

Dünyanın mânevî şeklini beraberinde getirdiği nurla değiştirecek

eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi geliyordu!

Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek

Hz. Muhammed (a.s.m.) geliyordu!

Image and video hosting by TinyPic


O An…

Kâinat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi.

Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana

“hoş-âmedî”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

Image and video hosting by TinyPic


Tarih: Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.

Fil Vak’asından elli veya elli beş gece sonra

Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.

Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi.

Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.

Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam

ve eşsiz bir hadise vuku buldu:

Image and video hosting by TinyPic

Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.),

dünyaya gözlerini açtı!

Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak

sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi.

Kâinat, sevinç ve heyecan için¬de adeta,

“Doğdu ol saatte Sultan-ı Din Nura garkoldu semâvât-ü zemin”

diye haykırdı.

Image and video hosting by TinyPic


O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu.

Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed

Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren

bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

Image and video hosting by TinyPic

 İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen

“Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularını, düğümlerini

çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece

insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız

eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Image and video hosting by TinyPic


Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği

o gece neler oldu neler?

Image and video hosting by TinyPic


Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları

işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan

en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

Image and video hosting by TinyPic


O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp “Bu yıldızın doğduğu gece

Ahmed doğmuştur” dediler.(1)

Image and video hosting by TinyPic


Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece,

içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri

gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,

 “Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye sordu.

– “Bilmiyoruz” diye cevap verdiler.

Yahudi, “Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!

Image and video hosting by TinyPic


“Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin.

Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu.

Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım.

Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak,

üzerinde tüyler bulunan bir ben var” dedi.

Image and video hosting by TinyPic


Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar.

Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar.

“Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu.

Adını Muhammed koydular.” haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:

Image and video hosting by TinyPic


“Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?”

dediler.

Yahudi “Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir,

sonra mıdır?” dedi.

Onlar, “Öncedir ve ismi Ahmed’dir” dediler.

Yahudi, “Beni ona götürün” dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler,

içeri girdiler.

Image and video hosting by TinyPic


Peygamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar.

Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce,

üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

“Ne oldu sana, yazıklar olsun” dediler.

Image and video hosting by TinyPic


Yahudi, “Artık İsrailoğullarından peygamberlik gitti.

Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve

itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

Image and video hosting by TinyPic


“Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size,

doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük

verilecektir” dedi.(2)

Image and video hosting by TinyPic


Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya

gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında,

“Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun.

Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için

bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver.”

Image and video hosting by TinyPic


Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi,

Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan

boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)

Image and video hosting by TinyPic


Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman ibn Âs’ın annesinin

gördükleri de şöyle:

“O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş

gibi sarktıklarını gördük.”

Image and video hosting by TinyPic


Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre,

Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti

olarak bir çanakla kapattılar.

Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak

ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki.

Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış,

Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

Image and video hosting by TinyPic


Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç

ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin

kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun

başaşağı devrildiği görüldü.

Image and video hosting by TinyPic


Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp

yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin

sönüverdiği müşahede edildi.

Image and video hosting by TinyPic


Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yenidünyaya gelen zat

ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak

Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan

kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle,

ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz.

Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak

onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.

Image and video hosting by TinyPic

Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i saniyesine

yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek 4

ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve

ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.

Image and video hosting by TinyPic/>